,

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ, TUTUKLU GAZETECİLERLE CEZAEVİNDE GÖRÜŞTÜ

navigate to this website Büyükçe bir odaya adım attığımda, demir kapı üstüme kapandı.

http://bassc.org/course/68/Meleé in Manchester Arkasından kilitlendi.

binäre optionen - meine geschichte forum Tam karşımdaki demir kapı da kilitliydi.

useful link SİLİVRİ 9 NO’LU CEZAEVİ’nin bomboş görüş odasında, tam 285 gün ve gecedir kilit altında tutulan gazeteci arkadaşlarımla nihayet 9.5 ay sonra ilk kez görüşebilecektim.

http://maxbaillie.com/epic-rock-mahiki/ Genç infaz memuruna, ‘’Önce hangisi gelecek?” diye sordum.

http://macarthurentertainment.com.au/?pistolety=what-dating-sites-are-free-yahoo-answers&dd5=74 Kilidi açtı, tutuklu gazeteciyi getirmek için koridora çıkarken, ”Pınar hanım, hangisi hazırsa ilk onu alıp getireceğim. Siz lütfen burada bekleyin.” dedi.

http://palsport.com/?kamatoz=%D8%A7%D9%84%D8%AE%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D8%AB%D9%86%D8%A7%D8%A6%D9%8A%D8%A9-100-%24-%D8%A7%D9%84%D9%88%D8%AF%D8%A7%D8%A6%D8%B9&48f=b7 Soğuk cezaevi duvarlarının sessiz boşluğunda kaldım.

forex nasıl alınır Duvardaki 2 dev resme bakakaldım. Biri al gelinciklerin baharını, diğeri de muhteşem bir deniz kıyısından yazı taşıyor-muydu-.

http://logansquarebeerfestival.com/buy-tickets/ Yaşanamayan baharlara ve yazlara inat…

100 free herpes dating sites Köşelerdeyse bizi gözetleyen gözler…

citibank india forex rates Dakıkalar bitti. O demir kapılardan gelip beyinde yankılanarak büyüyen korkunç sesler çoğalınca: ‘’Geliyorlar” dedim sessizce.

discover here Ahmet’ti ilk, koşarak yanıma gelen.

كارا kerja ثنائي الخيار الروبوت Sarıldık, öyle kaldık.

click here for more ‘’Nasılsın?”  sorusu kadar saçma bir sesleniş olamazdı. Dedim işte…

http://ajbush.com.au/?pivnuk=%D8%A7%D9%84%D8%AE%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D8%AB%D9%86%D8%A7%D8%A6%D9%8A%D8%A9-%D9%85%D8%AB%D9%84-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%87%D9%86%D9%8A%D8%A9&151=ed ‘’İyiyiz.” dedi.

site Gerçekten de iyiydi. Nasıl da mutlu gülümsüyordu karşımda.

”Nasıl gelebildiniz buraya. aylardır hiçbir meslektaşımıza izin verilmedi. Çok memnun olduk.Galiba birşeyler değişiyor.’’

Sesi umutla çınlarken, ‘’Olabilir” dedim. ”Hep böyle süremez ya… Yeni Adalet Bakanı’nın izniyle geldim. Aylardır her hafta tutuklu gazeteciler için Basın Konseyi olarak görüş izni talep ettik. Sonunda oldu”

Ben sordum, o yanıtladı. Plastik sandalyeler üzerinde başladı anlatmaya;

‘’Haberle suçlanıyoruz. Sadece haberle. Gazetecilik faaliyeti dışında tek bir kanıt yok. Bizim işimiz gazetecilik. Düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef yaptılar. Bizi rehin aldılar. Dün olduğu gibi yarın da onurumla gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Aslında, koşullar iyi gibi görülse de ağır izolasyon var. Şimdilerde, avukatlarımızla her gün görüşmeye başladık. Duruşma öncesinde haftada 1 gün görüş vardı.’’

-“Ya eşler, çocuklar?”

-“Onlarla 2 ayda bir açık görüş yapabiliyoruz. 15 günde bir de kalın cam arkasından 15 dakikalık, telefonla sesimizi biribirimize ulaştırabiliyoruz. Nazi dönemi gibi. Suçumuz ne? Kimse anlayamıyor.”

-“Yemekler? Zayıflamışsın…”   

-*Evet. 5-6 kilo verdim. Bugün kıymalı patates ve börek yedik. Elektrikli makinada su ısıtıp çay yapıyoruz. Semaver olmadığından yağlı yemekleri buharda yıkamak olamıyor artık. Yine de sıcak suda yemekleri bazen yıkıyoruz.”

-“TV, gazete, kitap, mektup?

-“Mektup almak, göndermek yasak. Gazeteler geliyor, okuyoruz. Yazıyoruz. Kitap sorunlu. kütüphanede bize uygun kitaplar yok. Şimdilerde yakınlarımız getiriyor. İzinle veriliyor. Yazılarımızı, kitaplarımızı elle yazıyoruz. Çok zor oluyor. Bu devirde böylesine yasaklarla gazetecilerin tutuklu kalması kabul edilemez. Yaklaşık 10 aydır ilk kez bir meslektaşımla bu konularda dertleşıyorum. Nasıl mutluyum, anlatamam.”

Ahmet ‘e giysileri de sordum.

”15 günde bir yıkanıp geliyor” dedi.’’Biz de elimizde hallediyoruz.’’

-“Ya tek tip giysi olursa?”

Bu soruma, yanıt verirken, kızardı. Hava zaten yakıcıydı. Daha bir sıcak bastı üzerine:

‘’Kesinlikle giymeyiz. Bedelini de öderiz gerekirse. İnsan hakları bağlamında, buna herkesin itirazı olmalı.’’ diye diye cevap verdi.

‘’Zaten bir avuç  direnen insana hiza vermeye çalışılıyor. Bu davada Cumhuriyet ve rejim yargılanıyor. Sessiz çoğunluklar bilmeli ki, korkunun ecele faydası yok. Bazı insanlarla toplumun nabzı ölçülmeye çalışılıyor. Bu yaşananlar, örgüt davası değil. Cumhuriyeti yargılıyorlar.”

O sırada görevli yerinden kalktı ve ‘’Yeni arkadaşını getireceğiz. Zaman kısıtlı.” diye uyardı. Ahmet ile vedalaştık.

Kadri Gürsel ile kaldığı koğuşuna dönerken, elini salladı ve yine koridorun dipsiz karanlığına doğru gözden kayboldu.

Kısa bir bekleyişten sonra bu kez Kadri geldi gülerek, sevinerek;

‘’Kutlarım seni’ dedi sarılarak. ‘’Sonunda başardın ve 9.5 ay sonra bizimle görüşe gelebildin.”

Kadri’yi de 24 Temmuz’da, Çağlayan’daki duruşma salonunda, aylar sonra ilk kez uzaktan görebilmiştim. Şimdi karşımdaydı.

O da zayıflamıştı.’’Bence iyi de oldu. Spor yapıyoruz. 7’ye 5 adımlık avluya cıkıyor, olabildiğince spor yapıyoruz. Koğuşlarda hep oturuyor ya da okuyup yazıyoruz. Sağlıklı olmak buranın temel kuralı. İyi olacaksın, nezle bile olmayacaksın. Yoksa yandın.”

Tecritin, mahkemece biraz hafifletildilğini söylerken, artık avukatlarıyla her gün görüşebilmekten memnundu;

‘’Nasıl tecrit altındaydık, anlatamam. Şimdi görüşebiliyoruz. Ama ailelerle ayda 1 kez açık görüşümüz devam ediyor. Savunmalarımızı haftada 1 saatlik avukat görüşleri ile hazırladık. olur mu böyle şey?”

Silivri’ye alınan 11 Eylül duruşmasında ne sonuç beklediğini sordum Kadri’ye.

”Hiçbir öngörüm yok” dedi.’’Bu bir siyasi davadır. Konjonktürün psikolojık boyutları da var. Ayrıca, Türkiye için 11 Eylül de çok uzak bir tarih. Onun için öngöremiyorum.”

Mektup sıkıntısı da içini kemiren bir sorun. Cezaevinde mektupsuz yaşam düşünülebilir mi? İşte ağır bir tecrit koşulu daha..

24-28 Temmuz duruşmaları içinse, şöyle konuştu Kadri:

”Herkes gördü ki, Cumhuriyet tutukluları, sadece gazetecilik faaliyetinden ötürü yargılanıyorlar. Delil niteliği yokken, delil atfedildi. Tutukluluklar uzatıldı. Başta gazeteciler, meslek kuruluşlarımız, STK’lar, avukat ve okuların bizimle gösterdikleri dayanışmayı, 11 Eylül’de Silivri’de de göstermelerini güçlü olarak bekliyoruz.”

9.5 ay sonra bir meslektası ile görüşmenin memnuniyeti içinde vedalaşırken, söyledikleri kulağımdan silinmedi:

”Bizimle görüşmek için aylardır çabaladın. Ve izin alman bile bize umut verdi.”

“NÖBETTE SON OLALIM”

Bu kez koşarcasına yanıma getirilen, gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’ydu. Bembeyaz sakalı, giydiği  pembe spor gömleği ile neşe içindeydi.

Sarıldık onunla da.

”Biliyor musunuz” dedi.” 9.5 ay sonra ilk kez bir meslektaşımla yanyana oturup dertleşıp, konuşuyoruz. 285 gün oldu, burada yalnızız. 11 Eylül duruşmasında 315 gün olacak. Bize ne büyük bir mutluluk yaşattınız, bilemezsiniz. Bu görüşün değerii çok büyük.’’

Utandım. Karşısında söylenecek söz bulamadım.

Yine o saçma soruyu sorabildim Murat’a:

– ‘’Nasılsın? Sen de zayıflamışsın. Günlerin nasıl geçiyor?’’

-“Demokrasi nöbetindeyiz. Sıra bizdeymiş. Umarım son olur. Terör örgütüne yardım bir bahaneydi. Anlaşıldı. Sadece haberden suçlanıyoruz. Manşetleri suçladıklarında haberleri savunmak bana ağır geliyor. Utanıyorum. Burada rehin kaldık. Koşullara uymaya, iyi olmaya çalışıyoruz. Akın Atalay ile kalıyoruz. 9 ay tecrit altındaydık. Koğuştaki koşullardan şikayet etmek istemiyorum. İdare ediyoruz.okuyor, yazıyoruz. Spor yapıyoruz. İyi olmak zorundayız. Çocuğum, ailem beni bekliyor. Gazetecilik bizim aşkımız. İşimi sürdüreceğim.”

Duvarda asılı gelinciklere gözü takıldı o anda. Gülümsedi; ”Ah ne kadar güzel.Baharda gelincikleri çok severim. Ama en çok, en çok gökyüzünü özledim. Gökyüzünün üstüne tel çektiler. Mahrum kaldık ondan. Sonbaharı, kışı, ilkbaharı ve yazı burada yaşattılar bize. Yaşamak buysa. Ama inanıyorum, ileride 9. No’lu Cezaevi, demokrasi müzesi olacak.’’

-“Ya ailen?”

-“ Çocuğuma özlemim çok büyük. Anneme ise üzülüyorum. Ailelerimiz büyük sıkıntıda. Biz bedelini öderiz de onlar… Annem görüşe geldiğinde, üzerindeki pantolunun fermuarı güvenlik geçişinde ötmüş. Pantolunun çıkartıp, kadıncağıza şalvar giydirmişler. Çok üzülüyorlar bize. Ama hepsi geçecek.”

Murat annesinin pantolounu anlatırken, ona  bizim de iç çamaşırımızı çıkartıp, poşete koydurduklarını söyleyemedim.YASAK, yasaktı… Burası 9 No’lu Silivri gazeteciler, yazarlar hapishanesiydi. Ceza büyüktü…

Murat da endişeli değildi, içi rahattı.

11 eylül için umutluydu:

”Hiç vakıf üyesi olmadım. Sadece gazetecilik yaptım. Mesleğimin saldırı altında olduğunun farkındayım. Ama adaletin de önünde sonunda tecelli etmesini bekliyorum.’’

”TRAJİ KOMIK BİR SUÇLAMA”

Saatlerdir demir kapılar ardında olduğum bölüme, son olarak Sözcü muhabiri Gökmen Ulu’yu getirdiler.

İzmirli genç bir muhabirdi. Gökmen için iddia edilen  suç da, yine habercilikti.15 Temmuz günü yaşanan o kahredici darbe kalkışmasından birkac saat önce Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te tatilde olduğunu haber yapmış ve gazetesine  geçmişti.    

Gökmen, 2.5 ay sonra bir gazeteci ile buluşmaktan mutluydu. Sesinin olmasını istiyordu. Çünkü Mediha Olgun ile birlikte aynı iddia sonunda tutuklanmışlardı ve hâlâ iddianameleri bile yazılmamıştı.

‘’Ablacığım, direniyorum, başka ne yapabilirim ki?” diye konuşmaya başladı. Ara ara yutkunuyor, sonra  toparlanıp devam ediyordu:

‘’Fena halde bu iş bize çattı. Gazetecilikten başka görevim hiç olmadı. Hayati hata yapıldı. Trajı-komik bir durum içindeyiz. Haberimi FETÖ’ye bağlayarak, aslında FETÖ ile mücadeleye de sekte vuruluyor. Davayı sulandırıyorlar. Bu Türk demokrasisine de darbedir. O GÜN SAAT 16.25’te haberimi geçtim. Cumhurbaşkanı’nın tatili haberiydi. Dünyanın heryerinde bu haberdir. Gece 24.05’te de Cumhurbaşkanı, otelinden çıkıp bize herkesin izlediği açıklamayı yaptı. Yerini örgüt benden mi öğrenmiş olur, böyle absürd bir sey olur mu hiç? Hukuk delil ister. Yok… Örgüt üyesi değilim. Ben sadece gazeteciyim. Gazetecilik faaliyetinden örgüt çıkmaz. Bu gerçek bilmiyorum nasıl anlaşılacak. İddianamemiz de suç olmadığı için hazırlanamıyor, ama biz tutuklu kalıyoruz. Kimseye iftira atmadık, hakaret etmedik, siyasetin magazin haberini yaptık. Bu gazeteciliktir. Gerçeklerden hiç ayrılmadık. Eleştiri sınırlarını da aşmadık. Peki niye buradayız? İftiraya, baskıya, bu zulme uğrayan biziz. Adalet istiyoruz. Kamu vicdanında açtığı derin yarayı tamir etmek çok zor olacak. Zindana konulmamız, adaletin iflasıdır aslında. Yolumuz, menzilimiz Atatürk’ün açtığı uygarlık yoludur.aydınlık yolumuzdan dönemeyiz.’’

-“Avukat görüşmeleri?”

-“Biz kısıtlıyız. Savunmamızı nasıl hazırlayacağız, zor.

Gökmen’e, ailesini de sordum. ”İzmir den geliyorlar görüşüyoruz.oğlum 12 yaşında. Efe’yi çok özledim. Bizden kahraman çıkarmaya çalışmasınlar. Ben sadece Efe’nin kahramanı olmak istiyorum.”

Koğuşuna geri dönerken, duvardaki deniz fotografına bir süre baktı ve şöyle dedi:

”Ben Dikili çocuğuyum. Bilir misiniz, Dikili’deki gün batımı çok güzeldir.”

Yemeden, içmeden, saatler süren SİLİVRİ açık görüşünden çıkıp, uçarcasına BAKIRKÖY KADIN KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU’na ulaştığımda saatler 16.00’yı geçmişti. Oysa açık görüş iznim saat 17.00’de bitiyordu.

Gazeteci Mediha Olgun da, Adalet Bakanlığı’ının verdiği açık görüş izin listesindeydi. Zamanım azdı ve mutlaka onunla da konuşmalıydım.

Sisteme düşen Bakanlık yazısına bakan görevli, ”Sizi bekliyorduk Pınar Hanım” dedi.

Silivri’de olduğu gibi, kimlık sorgulamasından sonra, gözlerimiz önce kayda alındı. Yeşil ışık, alnımın ortasına vurduğunda onay sesi çıktı cihazdan ve döner kapıdan da yine alnımın ortasına vuran yeşil ışığın kabulüyle üst kata alındık.

”Mediha’ya haber verdiniz mi geldiğimi?” diye sordum.

”Evet” dedi kadın görevli.’’Mediha, ziyaretçisi için hazırlanıyor. Hemen yanınıza getireceğiz.”  

İçinde bulunduğum eski yapı, Silivri’den daha ”insani(!) geldi ilk bakışta bana. Daha ev havasında. Masalarda örtüler… Duvarlar sanki daha renkli. Görevliler daha sıcak gibi. Güler yüzlü. Bilemedim.

”Buyurun toplantı odasına. Az sonra Mediha gelir.”

Toplantı odası, sanki bir Anadolu kentindeki dikiş kursu kapanış kermesi gibi. Etraf, özenle dikilmiş renkgarenk kadın elbiseleriyle dolu.

”Acaba ” diyorum, gazeteci ”Mediha da dikiş nakışa mı başladı burada?”

Bu düşünceler arasında, Mediha bana ulaşmıştı. Bir süre gülümseyerek durup bana baktı. Gözleri bulutlandı.

‘’Hoş geldiniz. Ne kadar memnun oldum bilemezsiniz.”

Birbirimize sarıldık, kucaklaştık. İki gazeteci kadın…

Öyle kalakaldık.

”Biliyor musunuz, şoktayım. İlk günden beri şoktayım. İki buçuk aydır hâlâ  yaşadıklarıma inanamıyorum.” diye söze girdi.

Belli ki, hiç vakit harcamak  istemiyordu. Zamanımız da az oldugu için, cümleleri ucu ucuna bağlıyordu.

Donup kalmıştım. Dinliyordum sadece.

‘’Her sabah yeni bir umutla tüm bunların düzeleceğini bekliyorum. Adalete inancımı yitirmek istemiyorum. Bir hata olduğunu, düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum her yeni güne başladığımda, mutlaka bir yanlışlık oldu diyorum.”

Mediha’nın  şaşkınlığı aslında 19 Mayıs tarihinde sabah saat 06.00’da başlamış.

Kapıya dayanan ”erkek” polisler, tüm özel eşyalarını  elleriyle hallaç pamuğu gibi atmışlar. Oğlu Arda’ya, ‘’Korkma oğlum, gazetecilik böyledir. İncelenir, soruşturulur, düzelir durum.” demiş önce.

Sonra gözaltı süresi… Yine düzelir diye beklemiş. Nöbetçi savcılığa çıkarıldığında, ‘’Tamam, buradan salınırım” demiş. Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde, inanamamış. “Yok artık!” diye isyan etmiş.

”Neden inanamadın?” diye sorduğumda, yanıtı öyle anlaşılırdı ki…

O, sadece kendi halinde, gazetecilik aşkıyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir kadındı. 20 yıllık mesleğinde hep haber peşindeydi.

Durdu bir an .Gözleri doldu. Gözpınarlarına bastırdı parmak uçlarını.

”Ortada bir haber var. Marmaris’ten Gökmen Ulu imzalı bir haber. Siyasetin magazin haberi. İmza benim değil. Künyede benim üstümde müdürlerim var. Gelip beni alıyorlar. İsyandayım. Kim için, ne için yatıyorum, bilmiyorum. Ben birinci derecede sorumlu da değilim. Habercilikte böyle bir durum olur mu? İncelenmıyor mu? Gazetecilik ne zamandan beri suç oldu?”

İnternet sitesinin sorumlu yazı işleri müdürü, video servisi yöneticisi olarak adı geçtiği için, söz konusu Marmaris haberiyle ilgili ”FETÖ’ye bilerek-bılmeyerek yardım” iddiasıyla 19 Mayıs gününden beri özgürlüklerinden mahrum bırakılıyordu.

Mediha’ya, kimlerle birlıkte kaldığını sordum.

Anlattı:

”Gazeteci, yazar ve akademisyen kadın tutuklularla hep beraberiz. Nazlı Hanım’layız. 3 odalı bölümdeyiz. Ortaya açılıyor kapılar. Hep beraber gün içinde oturuyoruz. Mutfak da ortak. Zaman’dan Hanım Büşra Erdal da bizimle. Öğretmenler de. Yapılacak bir şey yok. Tutukluyuz.”  

Mediha’ya çok bakımlı olduğunu söyledim. Utandı, güldü;

”Sizin geleceğinizi bana bildirmediler. Öğlen gibi bir kadın tutuklu hepimizin saçlarını ördü. Havamız değişti. Yoksa salkım saçak saçlarımız. Kadınız, ama bakımsız kalıyorsunuz burada. Kime özen göstereceksiniz ki? Ruhunuzu almak istiyorlar. Hem de hiç hatanız yokken. Bazen diyorum ki, ‘Biri bizimle kafa mı buluyor acaba?’”

-“Ya çamaşırlar, giysilerin temizliği?”

”Kendimiz elde yıkıyoruz. Baharda buraya konuldum, şimdi yaz bitiyor. Hâlâ iddianamemiz bile yazılmadı. Ortada suç olmadığı için, iddianame de havada kalıyor. Sürecin hızlandırılmasını istiyorum. Adalet dağıtıcıları, daha özenle, dikkatle bu davaya bakmalılar. İnanır mısınız, basın özgürlüğüne de inancım kalmadı. Ne duruma düşürdüler bizleri. Oğlum gibi gençlerin geleceği için endişeliyim.”

Mediha’ya, ‘’Tek tip elbiseleri size getirirlerse ne yaparsın?” diye sorduğumda, diğer tutuklu gazeteciler gibi isyan etti.

”Nasıl tek tip elbiseyi giyer de mahkemeye herkesin huzurun çıkarım. O kadarını bize yaparlar mı? Düşünmek bile istemiyorum.”

Saat ne de çabuk geçivermişti. Sabahın dokuzundan beri tutuklu gazetecilerle birlikteydim. Silivri’deki görüşmelerde  çay ve su yoktu. Oysa, Bakırköy’de ikram edilen çay bile bir başka gelmişti bana.

Ama süre bittiği için, son yudumu içemedik.

Dışarda en yakın zamanda, 5 çayında buluşmak üzere sözleştik Mediha ile.

Arkamdan sesi koridorda yankılandı;

”Oğlum Arda’ya iyi olduğumu söylemeyi unutmazsınız degil mi?’’