–Soner Yalçın:.

‘’Örgütüm yok demeye  utanıyorum.’’

 

— Mustafa balbay:

‘’ 120 milyon sayfalık davadan adalet nasıl çıkacak?’’

 

–Tuncay Özkan:

‘’Çölde kutup ayısı bekliyoruz’’

 

 

PINAR TÜRENÇ

 

– BASIN KONSEYİ YÜKSEK KURULU SİLİVRİ’DE TOPLANDI.

-ARALIK AYININ İLK TOPLANTISI, GAZETECİLERİN YILLARDIR TUTUKLU KALDIKLARI 1.NOLU CEZAEVİNİN AÇIK GÖRÜŞ SALONUNDA YAPILDI.

 

Yıllardır tutuklu olan gazeteci arakadaşlarımızı  heyecanla beklerken, açık görüş salonunun duvarlarına çizilen pinokyo resimlerine baktık uzun süre..Burnu daha mı uzamıştı,ne…

Peşpeşe dizili masaların tümü beyaz plastiktendi.Bize ayrılan kısmın üzerine ise  bordo-sarı örtüler  örtülmüştü..

O anda kapılar açıldı. İki gardiyanın arasından koşar adımlarıyla Soner yalçın geldi.  Sarıldık, hatır sorduk. Onu aşkın Basın Konseyi Yüksek Kurul üyesini kucaklamaktan mutlanmıştı.

Israrlı  ‘’nasılsın?’’ sorularımızı,   kısaca yanıtladı:

‘’ 13 aralık duruşmasını bekliyoruz.O gün çok önemli’’

Mahkemenin mütalaasını bekliyorlardı. Artık sabırları tükenmişti. Yüzü solgundu.Gözlerindeki  belirsizlik ifadesi kolaylıkla okunuyordu.

Oda tv davasından yargılanıyordu Soner. Ne var ki, davadan kala kala 3  tutuklu kalmıştı.

‘’Biz neden tutuluyuz?’’ diye sorarken, diğer davalardan da çok sayıda tutuklunun artık tutuksuz yargılandığını yinelerken, ‘’dikkat edin, yazar-çizerler tutuklu kaldılar.’’diye ekledi..

O anda gözleri yukarıdaki pencereden görünen gökyüzüne doğru kaydı:

‘’Bizim böyle ufkumuz yok. Maviye de hasret kaldık.’’

‘’ya yeşil?’’  diye sorduk. Heryer betondu çünkü. . Betonda  yeşilin  olamayacağı açıktı ama yıllardır gencecik insanların yeşile hasret bırakılışlarını kabul etmek zordu:

‘’ Hücremizin hiçbir yerinde toprak ,yeşil ve gökyüzünün mavisi  yok. Akıl alır gibi değil. Biz, tutukluyuz. hükümlü de değiliz. Tüm haklarımızdan yoksun bırakıldık. Yeşili görebilmek için soğanı suya koyuyorum.suda büyütüp yetiştiriyorum. ‘’

Gazeteci Turhan özlü ile hücresinde kalıyordu Soner yalçın. Sürekli kısa mesafedeki beyaz duvara bakmaktan  gözleri daha fazla bozulmuştu.

Parmakları  ise, elle kitap yazmaktan nasırlaşmıştı. Daktilo, elektrikli daktilo, internet dışı  bilgisayarda yazmak da ‘’yasaktı’’.

‘’ Başsavcı geldi. ondan daktilo yada bilgisayar verilmesini istedik. Elimizde yok ‘’ dedi.

‘’Bağiş yapılanları verin dedik, Adalet bakanlığı bilir dedi..  Mecburen elimizden kalem düşmüyor. Biz gazeteci-yazarız. Bu kadar sıkıntıyı yaşatmak, nedendir?’’

Ya spor?  hobi  kursları  ?

‘’Plastık çim saha var. Sadece hücrede kaldığın arkadaşınla haftanın belirli gününde top oynayabiliyorsun. İki kişi maç yapamaz ki.. Bu ne cezasıdır, anlamak olanaksız.’’  derken, Soner yalçın devam etti:

‘’ Sahalar boş kalıyor, güvenlik diyerek kullandırtılmıyor. Adi mahkumlar konserlere gidiyorlar. Ergenekon ve Oda tv tutuklularına onlar da yasak.’’

Soner  Yalçın’ın itirazı sadece bunlar değildi:

‘’ Delilleri yok etmemiz olanaksız. Peki o zaman neden yıllardır tutuklu yargılanıyoruz. İnanın, 141-142’yi mumla arıyorum. O zaman hiç değilse, suçum belli olurdu. Bugün örgüt suçlamasıyla tutukluyum. Ama ÖRGÜTÜM YOK demeye utanıyorum. Ne yaman bir çelişkidir bu.

Zaten gazetedeki işime son verdiltildi.Bir daha da yazamam. O zaman bu ısrar niye? Köşesinde oturan bir insandım şimdi ortaya çıkardılar. ‘’

Tüm tutuklular gibi, Soner Yalçın da, daha ”zayıflamıştı’’. Aylık sadece 200 liralık kantin harcama izinleri vardı. Yemeklerin yenilemeyecek kadar yağlı olmasından yakınıyorlardı. ‘’Muşamba masa  örtüsüne bir seferinde yemek yağı damladı. Yağ dondu. Temizleyebilmek için  güç sarfettik.’’ derken, ‘’burada insani özelliklerinizi yok ediyorlar.Üstelik, kış yine geldi.Havalar soğudu. Bol bol üşüyoruz.’’ diye ekledi.

Vakit dolmuştu. Gardiyanın ikazı ile, yeniden kucaklaştık. Vedalaşırken, ‘bizim için üzülmeyin.Bu Türkiye meselesi. aydın olarak  içerde olmak bizim için normal. mesleğimiz gereği, gerçeğe karşı sorumluluğumuz var. ‘’

Arkasından espri ile ,’dışarda olanlar için, yarın torunlarımız bize soru sorunca, ‘’ biz içerdeydik, bilmiyorduk’’ deyip sorumluluğu üstümüzden atacağız.’’ dedi ve gülerek, yeniden hücresine döndü.

 

–‘’AKERDEON GİBİ DAVA’’

 

Soner  Yalçın  hücresine dönüp, kapılar yeniden kapatıldıktan dakikalar sonra, koridordaki başka kapının kilidi açılıp, tutuklu gazeteci-milletvekili Mustafa Balbay hücresinden çıkarıldı.. Cezaevinin bu uygulamasına onlar alışmıştı belki ama  biz, alışamıyorduk. Her bir açıkgörüşte koridorda bile birbirlerini görmeleri engelleniyordu.Silivri kuralıydı bu ..

Koşarak yanımıza geldi Mustafa balbay. biraz”daha zayıflamış ve solgundu.

hemen söze girdi:

‘’ Davada çok ilginç safhaya girildi. dava, akerdeon gibi oldu. Bir genişliyor, bir daraltılıyor.  ocak-şubat başında hızlandı. Haziranda karara  gidiliyor sanıldı. Mit krizi, internet andıcı ile birleştirildi,  20 iddianame birleştirilince içerisinde tutarlılık zorlaştı. Araştırmalar, her biri için emniyet genel müdürlüğünden ifadelerin gelmesi, savcılar, hakimler derken, toplam 120 milyon sayfalık ,5 terebaytlık  doküman-dosyanın altından kim kalkabilir ki.. 284 sanık, 65 tutuklu. gizli tanıkların felaketliliği..  Tüm bunları kafaya takarsan kanser olursun. bu dava intikam davasına döndürüldü. ‘’

 

En büyük sorunlarının ‘’Tecrit’’, yalnızlaştırma  olduğunu söylüyordu. ‘’Fatih Hilmioğlu hocanın vefat eden  oğlu için, yaslı babaya başsağlığı bile dilememize izin verilmedi.İnsanlık dışı bir uygulama.. Bir gram toprak göremiyoruz. Her yapılanı, güvenliğe bağlıyorlar. Her şey yüksek güvenlik hesabıyla yapılmış, sadece insan hesaplanmamış. Bu sistemde  İNSAN YOK sayılmış.  ‘’

Karşımızda oturan gazeteci aynı zamanda seçilmiş milletvekiliydi.

‘’Meclis’ten  milletvekili maaşı alıyorum, ailem sağlık hizmetlerinden  yararlanıyor ama beni içerde tutuklu tutuyorlar.Bu noktada, bir milletvekilinin tutuklu kalmasının da büyük hukuksuzluk olduğunu anlamalıyız.’’ diyordu.

Tuncay Özkan ile birlikte kalıyordu. Zayıflamıştı. Yemeklerin yağından o da şikayetçiydi. yemeklerin yağını döküp,kalanı sıcak su ile yıkayıp yediklerini anlatıyordu.

Öğle saatlerine denk düşen açık görüşümüzde, yemek imkanı olmadığından, gardiyanlardan rica etti ve bize bisküviler aldırdı.Çay eşliğinde onları yerken, konuşmaya devam ettik:

   ‘’önemli olan 13 aralık  duruşması. merakla bekliyoruz. 120 milyon sayfadan oluşan  yüzyılın en büyük dosyasının altından nasıl kalkılacak, bunun içine adalet  nasıl yerleştirilecek, bekliyoruz.’’

 

—‘’ÇÖLDE KUTUP AYISI BEKLİYORUZ’’

 

BALBAY’DAN sonra Tuncay Özkan’ı getirdiler yanımıza. Yine aynı dakikalar sonra.. Aynı uygulama kurallarıyla.. Tuncay Özkan da zayıflamıştı. Solgundu yüzü.  Yeni grip geçirdiğini söylüyordu.  517 gün tecritte kalmıştı. Kollarını iki yana açıp, oda duvarlarına değdiğini anlatırken, hücresinin ne denli küçük olduğunu anlatıyordu.Gökyüzünün maviliğine, toprağa, yeşile, çiçeğe yılladır hasretti.  Yeşil özlemini, nane yetiştirerek gidermeye çalışıyordu:

‘’Nane iyi çiçek veriyor.’’ diyordu. ‘’Naneyi suya koyunca çiçek açıyor. 10  santimlik çiçek bile oluyor. maydanoz dayanmıyor. Hemen çürüyor.Eskiden toprak hakkı olurmuş tutukluların.Burada ,o da kalmadı . Ama  oda ışıkları hiç söndürülemez.o uygulama devam ediyor.’’

Hiçbir atölye çalışmasına katılamamaktan  yakınıyordu.’’Tüm atölye çalışmaları, bize yasak. ‘’ diyordu. O da elle kitap yazıyordu.Beş yıldır tutukluydu.  ‘’Artık hukuk beklentim veya arayışım’’ yok diyordu;

‘’Örgüt üyeliğinden hüküm giyseydim, 4 yıl 8 ay 10 günde cezamı çeker çıkardım.Kısacası çoktan çıkmış olurdum. Oysa ben 5 yıldır hala hüküm bile giymemiş tutukluyum. Bu durumda hangi hukuKtan,adaletten beklentim olabilir ki..’’

Ve durmaksızın devam  ediyordu:

‘’ Darbeye zemin hazırlamakla suçlanıyoruz. Suçum,  cumhuriyet mitinglerini düzenlemekmiş. 5 miting yapıldı.  Sonunda ne oldu..?  CHP’yi ele geçirmekle suçlanıyorum. Oysa chp’nin üyesi bile değilim ki.. Gizli tanıklar çıktı ortaya. Hem tanıklar hem sanıklar..Dünyada böyle şey olur mu? Bu yargılamalardan nasıl hukuk çıkacak?’’

Hücresine yeniden dönerken, son cümlesini ekledi:

‘’Çölde kutup ayısı bekliyoruz.’’

 

–3 HABER İÇİN 3 YIL

 

Demir kapıların ardından bu kez, gazeteci Deniz Yıldırım çıkıp geldi yanımıza.

Gencecik olduğu her halinden belliydi.  Ancak saçları bembeyaz olmuştu. O da zayıf ve solgundu. Ya gözleri?

‘’ Gözlerim kısa zamanda 2.5 derece bozuldu.’’ diyordu. ‘’Sürekli yakına bakmaktan  bozuluyormuş. En uzak mesafe bakışımız, mahkeme salonlarında oluyor.’’

Suçu, 2009 yılında eline geçen bazı telefon kayıtlarını yayınlamakmış….. Başbakanın bir iş adamıyla yaptığı akçeli konularla ilgili sözlerini haber yapınca, olanlar olmuş. Deniz Yıldırım, uzun uzun  haberinin yapılış aşamalarını anlatırken, 3 yıl önceki heyecanı  yaşıyordu:

‘’ Konuşma bantları elimize gelince, kamu yararı gözettiği için haber yaptık. Tüm konuşmalar kamu yararı gözetiyordu. Tutukladılar. Hangi suça ekleyeceklerini bilemediler. irticayla mücadele eylem planı dediler. Bu, basın davası ancak Ergenekonla birleştirildi.’’

Tutuklu Hikmet Çiçek ile kaldığı hücresine dönerken, bir başka gazeteci Turhan Özlü  yanımıza getirildi. Ulusal Kanal’da aynı haberleri yayınlamıştı o da..’’Haber değeri taşıdıkları için yayınladık. Bugün gazeteci olan herkes, bunu yayınlardı. ‘’ derken,  şaşkınlığını anlatıyordu. Her ikisi de, haber kaynaklarını açıklamadıkları için tutuklu olduklarını söylüyorlardı.

Haftada 4 saate yakın internet dışı bilgisayar kullanma izni çıktığını ancak bu saatlerin duruşma gününe denk getirilmesiyle bu haklarını kullanamamaktan yakınan Özlü, ‘’ne yapalım, elle yazmaya devam ediyoruz. Cezaevindeyiz. Gerçek bu. Gerisi yalan..’ diyordu.

Onu da hücresine  uğurlarken, açık görüş salonunu sessizce ve yine buruk terk ettik.

Pınar Türenç Yazdı: Basın Konseyi Yüksek Kurulu Silivri’de Toplandı.

Yazı dolaşımı


Feedback