,

BASIN KONSEYİ 30. YILINI KUTLADI

BASIN KONSEYİ, 30. kuruluş yıldönümünü yemekli bir gece ile kutladı. Davete onur konuğu olarak katılan Cumhuriyet gazetesinin tutuklu karikatüristi Musa Kart’ın eşi Sevinç Kart, “Bugün yaşananlardan ötürü gelecekte çocuklarımız utanacak” dedi.

Kadıköy Büyük Kulüp’teki gecede konuşan Sevinç Kart, “Geçen gün bindiğim taksinin şoförü eşi olduğumu bilmeden bana ‘Musa kart’ın haksız tutukluluğundan’ söz etti. Ben de ona, Musa Kart’ın çıkacağını, yaşadıklarını karikatürize ederek, çizgi filmler hazırlayacağını ve bu çizgi filmleri yayımlayacak televizyon da bulacağına inandığımı söyledim. İnanıyorum ki bu dönem geçecek ve biz de güleceğiz” dedi.

Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç’in ev sahipliğindeki gecede, Basın Konseyi Yüksek Kurul üyelerinin yanı sıra, onur konuğu olarak Musa Kart’ın eşi Sevinç Kart ve Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu, Eskişehir Belediye Başkanı Prof. Yılmaz Büyükerşen,  CHP Milletvekilleri Atilla Sert ve Barış Yarkadaş  da katıldı. Gecede, Basın Konseyi’nin kuruluşunda emeği geçen üye Hürriyet Gazetesi yazarı Doğan Hızlan, Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Yılmaz Karaca ile bazı illerin gazeteciler cemiyetleri başkanları da hazır bulundu.

diyarbakır haber

diyarbakır haberleri

diyarbakır son dakika

Kutlama töreninde konuşan Başkan Pınar Türenç, “Basın Konseyi, 90 yıllık genç cumhuriyet döneminin son 30 yılında, basın özgürlüğü ve etik değerler için önemli görevler üstlendi” dedi. Türenç, “Özgür, saygın ve çağdaş basın için, meslek ilkelerine sahip çıkan Basın Konseyi’nin aynı zamanda sokaktaki her bir insanın da onurunu korumak adına samsun escort çalıştığını” kaydetti. Bu nedenle dünyadaki Bsın Konseyleri gibi okur temsilcilerinin ve STK’dan gelen seçilmişlerin kurumdaki görüşlerinin çok önemli olduğuna dikkat çekti. Türenç, “Basın Konseyi’nin, görevi gereği gazetecilere her dönem sahip çıktığını” dile getirdi, son dönemde tutuklu gazetecilerle görüşme isteklerine olumlu yanıt verilmememesini eleştirdi.

İzmir Milletvekili Atila Sertel de, tutuklu gazetecilerle Silivri Cezaevi’nde yaptığı görüşmeyi anlatırken, “Cumhuriyet gazetesinin 11 mensubunu yargılayan savcının FETÖ üyesi olmaktan daha ağır bir ceza ile yargılandığına” dikkat çekti ve şunları söyledi:

“Tutuklu gazeteciler mahkemede bunu dile getirip, “Biz FETÖ’ye yardım iddiasından tutukluyuz, üye olmakla suçlanan savcı ise serbest ve bizi yargılıyor. Böyle şey olur mu diye hakime soruyorlar. Hakim ise ‘Masumiyet karinesi’ olduğunu hatırlatıyor. Ancak bu masumiyet karinesi gazeteciler için nedense uygulanmıyor. Ne olursa olsun korkmamak gerek, cesurca üstüne yürümek gerek.”

Gece, Sevinç Kart ve bazı üyelerce 30’uncu yıl pastasının kesilmesiyle sona erdi.

Pınar Türenç, Gülsen Birgit, Barış Yarkadaş, Yılmaz Karaca

TGF Başkanı Yılmaz Karaca, Milletvekili Barış Yarkadaş, Gülsen Birgit, Pınar Türenç

Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyeleri bir arada

Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyeleri bir arada

Doğan Şentürk, Doğan Satmış, Pınar Türenç, Doğan Hızlan, Turgut Kazan

Doğan Şentürk, Doğan Satmış, Pınar Türenç, Doğan Hızlan, Turgut Kazan

Gülsen Birgit, Orhan Birgit, Pınar Türenç, Sevinç Kart

Gülsen Birgit, Orhan Birgit, Pınar Türenç, Sevinç Kart

Sevinç Kart, Levent Yıldız, Tufan Türenç

Sevinç Kart, Levent Yıldız, Tufan Türenç

Atilla Gökçe, Doğan Satmış, Doğan Şentürk, Fehmi Ketenci, Sevinç Kart, Pınar Türenç, Misket Dikmen, Üstün Ünügür, Yalçın Büyükdağlı, Yaman Törüner

Atilla Gökçe, Doğan Satmış, Doğan Şentürk, Fehmi Ketenci, Sevinç Kart, Pınar Türenç, Misket Dikmen, Üstün Ünügür, Yalçın Büyükdağlı, Yaman Törüner

Basın Konseyi 30. yıldönümü yemeği Büyük Kulüp Balo Salonu'nda gerçekleşti

AFT_2448

Tamer Atabarut, Fehmi Ketenci, Yılmaz Karaca, Başar Yaltı, Melih Berk, Prof. Fatoş Adiloğlu

 

Milletvekili Barış Yarkadaş, Bülent Ergün, Basın Konseyi Vakfı Üyesi Elif Atayman, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu

Milletvekili Barış Yarkadaş, Bülent Ergün, Basın Konseyi Vakfı Üyesi Elif Atayman, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu

Prof. Şan Özalp, Gülsen Birgit, Orhan Birgit, Prof. Yılmaz Büyükerşen,  Üstün Ünügür

Prof. Şan Özalp, Gülsen Birgit, Orhan Birgit, Prof. Yılmaz Büyükerşen, Üstün Ünügür

Atilla Gökçe, Yaman Törüner, Alev Törüner, Turgut Kazan, Basın Konseyi İkinci Başkanı Yrd. Doç. Murat Önok, Yalçın Büyükdağlı

Atilla Gökçe, Yaman Törüner, Alev Törüner, Turgut Kazan, Basın Konseyi İkinci Başkanı Yrd. Doç. Murat Önok, Yalçın Büyükdağlı

Yalçın Büyükdağlı, Pınar Türenç, Turgay Noyan, Okşan Atasoy

Yalçın Büyükdağlı, Pınar Türenç, Turgay Noyan, Okşan Atasoy 

 

 

 

 

 

,

Genç gazetecilerin ödül heyecanı

Bağımsız Gazetecilik Platformu (P24), tarafından düzenlenen AB Araştırmacı Gazetecilik Ödülleri düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

Törende, Basın Konseyi Genel Sekreteri Zeynel Lüle ödül sahiplerinden Arda Akın‘a ödülünü takdim etti. Profesör Arzu Kihtir’in başkanlığında Hasan Cemal, Tuğrul Eryılmaz, Fikret İlkiz ve Cengiz Çandar’dan oluşan bağımsız jüri, birincilik ödülünü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, ve cezaevlerinde çocuk tutuklu ve hükümlülere uygulanan şiddeti çarpıcı örnekleriyle gündeme taşıyan  “Böyle Vahşet Görülmedi” başlıklı haberiyle Hilal Köse’ye, ikincilik ödülü Hürriyet gazetesinde yayınlanan, ve Rıza Zarrab’ın şirketinin ihraç edilen altınları sahte beyannamelerle 89 kez yeniden ithal edilmesini anlatan“89 Kere Maşallah” başlıklı haberiyle Arda Akın’a verdi.

Bu yıl başlatılan En İyi Araştırmacı Gazetecilik Ödülü Genç Gazeteci kategorisinde ise zorlu bir çekişme yaşandı.

Jüri, ödülü haberleri eşit puan alan iki gazeteci arasında paylaştırdı.

Bu gazeteciler, “Şüpheli kadın ölümleri: Van’da neler oluyor?” başlıklı, Milliyet’te yayınlanan haberiyle Burcu Karakaş ve “Skandal Kayıt” başlıklı haberiyle Cumhuriyet muhabiri Canan Coşkun oldu.

2015 yılı içinde yayınlanmış özgün habercilik örneklerinin ödüllendirildiği törene çok sayıda editör, muhabir, köşe yazarı, medya kurumu temsilcisi, diplomat ve akademisyen katıldı.

“AİHM KARARLARI IŞIĞINDA İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ” KONFERANSI TAM METNİ

Basın Konseyi İle İstanbul Barosu tarafından ortak düzenlenen;

“AİHM kararları ışığında ifade ve basın özgürlüğü” konferansı

Prof. Dr. Işıl KARAKAŞ

AİHM Başkan Yardımcısı

AİHM Yargıcı

Tarih: 19 Şubat 2016

Yer: Galatasaray Üniversitesi-Aydın Doğan Oditoryumu

Türkiye’de hepimizin bildiği gibi gündem devamlı değişmekte ancak değişmeyen gündem maddelerinden bir tanesi ne yazık ki ifade özgürlüğü maddesidir. Türkiye ifade özgürlüğüne ilişkin olarak hiçbir zaman istenilen noktaya varamamıştır. Türkiye’nin durumundan kısaca bahsetmek gerekirse, 2015 yılı sonundaki istatistiklere baktığımız zaman en çok başvuru yapılan ülkeler arasında Türkiye 3. sırada bulunmaktadır. Bir ara Sırbistan ile ilgili birtakım durumlar olduğu zamanlarda 4. sıraya gerilemişti fakat durum değişmedi. Ukrayna şu anda listenin 1. sırasında bulunmaktadır. Fakat bulunduğu özel durum buna sebebiyet vermektedir. Arkasından Rusya’da yapısal sorunları ve yönetim usulleri nedeniyle sürekli AİHM önünde olan devletlerden bir tanesi olmaktadır. Baktığımızda 13.850 başvuru Ukrayna, 9200 başvuru Rusya ve hemen arkasından 8450 başvuruyla da Türkiye sıralamayı doldurmaktadır. Yine baktığımız zaman AİHM davalarının %14’ü Rusya’ya ilişkin iken, %13’ü de Türkiye’ye ilişkindir. Bu sebeple iki ülke arasında maalesef ki açık ara bir fark söz konusu değildir. 4. sıralamada ise İtalya bulunmaktadır. İtalya’nın yargılamayla alakalı bir türlü halledemediği problemleri olduğunu da söyleyeyim. Dolayısıyla başvurular bir ara düşmüşken, şimdi yeniden başlamaya başlamıştır. Fakat sebebinin kurmuş oldukları tazminat yolu sistemini işletemediklerinden kaynaklı olduğunu, onun dışında büyük insan hakları ihlallerinin bulunmadığını belirtelim. Sıralamanın 5.si ise Macaristan olmuştur. Bütün yargı sisteminde getirdiği değişiklikler nedeniyle Macaristan’da AİHM önünde küçük bir başvurusu olan bir devletken bir anda 5. sıraya çıktı. Türkiye’nin bu sıralamada 3. olduğunu belirttik ama aslında 1. sırada gibi bir durum söz konusudur. Nedenini sorgulayacak olursak, bu başvuruların bundan 3 sene öncesinde Rusya için 44 bin başvuru vardı. Bugün belirtilen rakam 9200. Bunun sebebi ise bu başvuruların büyük çoğunluğunun kabul edilemez nitelikle olmasından kaynaklıdır. Halbuki Türkiye’nin öyle değil. Türkiye’ye karşı yapılan başvuruların %60’ı bir yargı organı önünde bakılan davalardır. Ve bu %60’ta ‘’mutlaka bir ihlal vardır’’ anlamına gelmektedir. Yani bu açıdan bakarsak eğer, sıralamada Rusya ve Ukrayna’dan sonra gelmemizin de çok bir anlamı olmadığını görüyoruz. Aslında biz bu başvurularda 1 numarayız. Bunu da üzülerek söylemek istiyorum. Farklı bir listeye daha göz atacak olursak, bu listede 1959’dan 2015’e kadar hangi maddelerin devletler tarafından kaç defa ihlal edildiğinin istatiksel olarak ele alıyoruz. Yani,2. maddeden başlıyoruz ‘’Yaşam hakkı ihlali’’ kaç defa hangi ülke tarafından gibi durumların istatik oranlarına bakıyoruz. Burada da Türkiye’nin eskiden ‘’kötü muamele’’de 1. olduğunu söyleyebiliriz. Onu yeni oranlarda Rusya’ya kaptırdı. Ancak bunun dışında ‘’Yaşam hakkı ihlalleri’’ de maalesef çok fazla bulunmakta. Onlar da Rusya’da başlayınca birincilik bu alanda da Rusya’ya gitti fakat yine o konuda Türkiye’nin iddiasını sürdürdüğünü söylemekte mümkün. İfade Özgürlüğü ile ilgili olarak öncelikle şunu da söyleyelim ifade özgürlüğü davaları aslında AİHM’in çok fazla baktığı bir dava değildir. AİHM daha çok rutin iş dediğimiz adil yargılanmayla ilgili davalarla uğraşır. 1959-2015 arasında AİHM İfade Özgürlüğü ile ilgili toplamda 619 davaya bakmıştır. Yani bütün olarak bakmamız gerekirse 18.577 dava içinde toplamda 619 dava ifade özgürlüğü ile ilgilidir. Bu 619 davadan 258 tanesi Türkiye’ye aittir. Yani neredeyse yarısı Türkiye’ye ilişkindir. Burada baktığımızda ifade özgürlüğüne ilişkin olarak Türkiye’nin AİHM önünde ciddi sorunlu bir ülke olduğunu görmekteyiz. Bu yeterli bir bilgidir bizim için. Farklı bir karşılaştırma yapmamız açısından, başka bir rakam daha söyleyeyim. Bu da yine durumun ne kadar çarpıcı olduğunu göstermesi açısından değerli olacaktır. Türkiye’ye dair 258 davaya bakılmışken ifade özgürlüğüyle ilgili, ikinci sırada Avusturya Ve Fransa bulunmaktadır. Ve bunlara dair olan davalar sadece 34 tanedir. Zaten %90’ı da ihlal değildir. Böyle bir ters orantı bulunmaktadır. Arkasından Polonya 25,Romanya 24,Portekiz 20 ve İsviçre 16 ile sıralamayı devam ettiriyor. Yani burada gördüğünüz gibi ifade özgürlüğü açısından diğer devletlerle Türkiye arasında çok büyük bir uçurum bulunmamaktadır. İfade özgürlüğündeki sorunlarımız malum, basın özgürlüğü anlamında uzaktan kaynaklanan sorunlarımız var. Uygulamada kitaptan kaynaklanan sorunlarımız var. Ama bugün esas olarak daha ziyade hakaret meselesinin üzerinde duracağım. Ancak dağ gibi duran hiç açılmamış olan 301. Madde sorunumuza da yer vermek istiyorum. AİHM’in Dink kararına rağmen, bu anlamda hiçbir erişim olmadığını ve yakın gelecekte de gündemde bununla ilgili bir değişiklik olmayacağını hepimiz biliyoruz. Rakamlarla ilgili olarak şunu da söyleyelim,2012 yılından beri AİHM’in izlediği bir politika var hangi davalara bakılacağı yönünde. Buna biz öncelik politikası diyoruz. Bu çerçevede beklemeye tahammülü olmayan davaları öncelikle alıyor AİHM. Bunlar da ‘’Yaşam hakkı ihlali’’, ‘Kötü muamele işkence’’ ve ‘’Tutukluluk’’ meselesi. Dolayısıyla AİHM programını yaparken bu öncelik politikası çerçevesinde bu saydıklarımıza bakıyor. Dikkat ederseniz ifade özgürlüğü bu saydıklarımızın arasında değil. Yani dolayısıyla aslında en fazla hangi davada ihlal kararı verilmiştir diye baktığımızda Türkiye için bu aslında ifade özgürlüğü değil. En fazla kötü muameledir, adil yargılanmadır. Asıl sorunlu alanlar bunlardır. Tüm bunlar sanki ifade özgürlüğü önemli değilmiş gibi bir algı doğuruyor olabilir ancak bu yanlış. Bunun öyle olmadığını biliyoruz. Bizde artık ülkelerin durumlarına göre davaları ayırıyoruz. Türkiye’ye ifade özgürlüğü konusunda keseyi biraz daha açtık. Daha fazla davaya bakmaya gayret ediyoruz. Bu yıl verilen ihlaller listesinde Türkiye’ye 10 tane davada AİHM’den ihlal kararı çıkmıştır. Sadece 2015 yılındaki verilere baktığımız zaman 10 davayı görüyoruz. Bununla birlikte adil yargılanmaya ilişkin davalarda ise sayının iki kat arttığını,20 dava olduğunu görmekteyiz. İfade özgürlüğünün temelinde, size karşıt bir düşüncede olsa, kişiyi o karşıt düşünce ne kadar rahatsız etse de ya da kışkırtmaya yönelik olsa dahi onlara karşı tahammüllü olmaktır. İfade özgürlüğü sadece muhtemel sayılan düşüncelere bağlı değil incitici, endişe verici fikirler içinde geçerlidir. AİHM’de bu karar verildiği zaman yıl 1960’tı. Bu durumda rahatsızda olsanız, şoke de olsanız düşünceyi iletme özgürlüğü yani basın özgürlüğü mevcut olmalıdır. Türk yargıcı neye göre karar verir? sorusuna da cevap verecek olursak; anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanına göre karar verirler. Hukuk dediğimiz şey o ülkede yazılı olan kanunlar değildir. Uluslararası hukukta bununla iç içedir. Ayrıca taraf olduğumuz anlaşmalar da bunun içindedir. Yani bizim Türk yargısı Anayasasının 138. maddesini kullansa bahsettiğimiz kararı çok rahat bir şekilde uygulayabilecektir. Bazen hakimler söylüyor: Biz ne yapalım? Yasada ne yazılıyor ise biz onu uyguluyoruz. Hakim hiçbir zaman yasada yazılanı uygulamakla kalmamalıdır, yasada yazılanın ötesine geçebilen bir yorum getirdiği ölçüde hakim hakimdir. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim ki 25 yıl önce yazdığım yazı ile şimdiki durum arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Bugünün konusuna geçecek olursak eğer, hakaret meselesini ele almak istiyorum. Çünkü bu mesele Türkiye’de önemli bir boyut aldı. Tabii, hakaret var sövme var. Bunları birbirinden ayırmak gerekir. Türkiye’de ise bu durumu hakaret ve sövme arasında değil de eleştiri ve hakaret arasındaki ayrım bilinemiyor. Ve şunu da hep söylerim şimdi de söylemek istiyorum yargı organlarının kararlarında bunu açıklayacak bir içtihat yok. Yani bu konuda bu eleştiridir ya da hakarettir diyebileceğim bir karar yok elimizde. Biliyorsunuz TCK 125. madde şeref ve saygınlığı rencide edebilecek somut fiil veya olgu söylemek şeklindedir. Bir de bunun 3. Fıkrası var tabi. Eğer bunu kabul görevlisine karşı işlerseniz artı bir b fıkrası var din meselesi gündeme geliyor burada da. Bu da bayağı değişik yorumlara konu olabiliyor. Tehlikeli olabilecek bir ifade var burada. Kutsal sayılan değerler meselesi var. C fıkrası ve kurul halinde çalışan kamu görevlileri fıkrasında böyle bir değişik durum söz konusu. Bir de tabi birazdan geleceğimiz 299 var. Orda da ayrıca Cumhurbaşkanına hakaret düzenlenmiş ve oradaki cezalar daha da ağır olmaktadır. Cumhurbaşkanına hakaret meselesinde o daha öncelikli konuma çıkmış bulunmakta. Şimdi burada önce Avrupa Konseyi’ni söyleyeyim, bizim üyesi olduğumuz kurul. Diyor ki, bazı üye devletlerin yasalarında iftira ve hakaret için hapis cezaları bulunmaktadır. Bunun suç olmaktan çıkarılması yönünde bir karar alınıyor. Eski tarihli basın yasalarından bazılarında yaptırımların uygulanması durumu vardır. Ancak o yasalar ölüdür, artık uygulanmaz. Avrupa Konseyi bu metinde diyor ki, maalesef bazılarında bu yasalar uygulanıyor, pratik halinde. Bu duruma iki devlet örnek verilmiş. Azerbaycan ve Türkiye. Ve ondan sonra meclis diyor ki hiç beklemeden bu hakaret suçuna ilişkin olan cezalandırıcı hükümleri yasalarınızdan çıkarın. Açıkça bunu belirtiyor. Aynı zamanda böyle bir hüküm varsa da bunun aşırı kullanımına, davalar açılmasına yönelik uygulamalardan kaçının diyor.Ve şunu da ekliyor tabi ki yasalarınızda hakaretin ne olduğunu çok açık bir şekilde belirleyin ki,keyfi bir şekilde bu uygulanmasın . Örnek olarak da kaldırın derken açıkça bazı devletleri burada söylemiştir. Türkiye 125’i ve 3’ü kaldırması gerekiyor diye de açıkça bunu belirtmiştir. Bir de Cumhurbaşkanına hakaret suçu var 299. Bunda da 1-4 yıla kadar hapis cezası bulunmaktadır. Birkaç örnek vermek istiyorum. İlk örnek Eon, Fransa Sarkozy davası. 1881 tarihli bir yasa var Fransa’da Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin. Burada Sarkozy tarım fuarında elini sıkmak istemeyen bir çiftçiye ‘’defol git, gerizekalı’’ anlamında bir ifadeyi kullanıyor. Medyada bu daha sonrasında çok fazla yer alıyor. Zaman geçtikten sonra Sarkozy’nin bir bölgeyi ziyareti esnasında orada oturan birisi aynı ifadeyi kağıda yazıp kaldırıyor.Burada ondan sonra olay çıkıyor. Kendi kullandığı ifadeyi yazıp Sarkozy’ye gösterdiği için… Bu davanın da birçok şeyi var. Fakat davayı Eon sonuna kadar takip ediyor. Sonunda verilen ceza ise 30 Euro. Ancak bu kişide itiraz ediyor, bu ifade her yerde yer alan bir ifade ben onu eleştiriyorum şeklinde söylemlerde bulunuyor. Yargıtay’a kadar giden dava,30 Euro ile kalıyor. Bu davada AİHM yasal düzenleme olmasını eleştiriyor. Fransa ise bu durumda kendi savunması olarak Türkiye ve İspanya’yı örnek gösteriyor. Yalnız şunu da söylüyor, bu kullanılan bir madde değil, var ancak kullanılmıyor. Fakat burada mahkeme şunu söylüyor, evet defol git gerizekalı pankartı kaldırıldığı zaman bu bir hakarettir. Bunu kabul etmeliyiz, ancak tek bir şeye bakmıyoruz. Biz olayın tümüne, özelliklerine, söylenme şekline bakıyoruz diyor. Dolayısıyla tabi bir siyasetçiye yönelmiş olan eleştiri alanı diğerlerine göre çok daha geniştir. Oysa siyasetçilerin daha hoşgörülü daha tahammüllü olması gerekir. Kendisine karşı bu tarz laflar olabilir, bunlara tahammül göstermesi gerekir diyor. Aynı zamanda şunu da eklemiş: bir demokratik toplumda hiciv yoluyla, mizah yoluyla yapılan çıkışlar çok önemlidir. Bunları bu yolla bastırmaya kalkarsanız, işte o zaman bunun demokratik bir toplum üzerinde caydırıcı bir etki dediğimiz bütün basın özgürlüğü davalarında kullandığımız chilling effect dediğimiz durum ortaya çıkar. Dolayısıyla bu davaya dikkatle baktığımız zaman, evet 30 Euro belki önemli bir miktar değil. Ama işte bu caydırıcı bir etki bırakıyor insanlarda eleştiri bakımından. Yani AİHM’in yaptığı o test demokratik toplumda gerekli midir değil midir testini geçemez bu durum. AİHM demokratik bir toplumda gerekli değildir diyor. Ayrıca şunu da ekliyor, eğer bir siyasetçi halka açık bir toplantıda bu ifadeyi kendiside kullanmışsa sonra bu ifadenin bir şekilde ona söylenmesi durumunda daha hoşgörülü karşılaması gerekmektedir. Bu da mahkememizin siyasi sorunların özgürce tartışılması için gereklidir diyerek öngördüğü bir söylemdir. Bir başka davaya geçecek olursak, bu da Mondragon Davası İspanya’ya karşı. Burada da bir elektrik santraline İspanya’nın Kralı katılıyor. Açılışla ilgili olarak bir gazeteci ona bir soru soruyor. Kralın katılmasının siyasi bir utanç olduğunu söylüyor. Devamında bu İspanyol ordusunun başıdır ve bu da ordunun başı olarak işkenceci olarak Kralı gösteriyor. Bayağı ağır bir ifade kullanmış. Ve burada hapis cezası söz konusu. İspanyol mahkemesi Mondragon’u 1 yıl hapse mahkum ediyor. Bu süre boyunca da seçme ve seçilme haklarını da askıya alıyor. Bu krala karşı işlenmiş büyük bir suç olduğunu da belirtiyor. Şimdi burada da mahkeme bazı şeyleri anlayamıyor. Neden bazı sistemler devlet başkanına ayrıcalıklı bir konum tanıyorlar, evet bunu anlıyoruz da yinede bu ayrıcalık ifade özgürlüğünün önüne geçemez. İkisinin arasında mutlaka bir denge olmalıdır diyor. Medya ve basın arayıcılığıyla bu kişiye karşı hakaretler hapis cezası getirmemelidir diye de açıkça hapis cezası olmaması gerektiğini vurguluyor. Sadece bir tek durumda medyadaki ifade edilen durumlar için hapis cezası öngörülebilir. O da nefret söylemi ve şiddet çağrısı. Bu hallerde öngörülebilir diye de belirtiliyor. Ve tabi ki buradaki eleştirinin sert olduğunu mahkeme söylüyor. Ancak kendisine veya özel hayatına bir hakaret söylemi olunmadığını da belirtiyor. Başka örneklerde var tabi. Ama esas olarak bu ikisi mevcut bulunmaktadır. Aslında Türkiye’ye karşıda davalar var. Bir tanesi 2007 tarihli Artun ve Güvener davası. Burada bakacak olursak bütün prensipleri mahkeme koymuş. Bu Demirel’le ilgili yazılan bir yazı, milliyet gazetesinde yayınlanmış.Meral Artun adlı kişinin yazdığı 2 adet makale var. Bunların üzerinden cumhurbaşkanına hakaret davası durumu oluşmuştur. Burada madde 158 çerçevesinde yapılan bir yargılama söz konusudur. Tabi AİHM tekrarlıyor artık, her şeyden önce siyasetçilerin eleştiriye tahammül alanlarının daha geniş olması lazım. Kendisine karşı yöneltilenleri de hoşgörüyle yaklaşması gerekir. Ama tabi burada sert söylemler kullanıldığı da bir gerçek. Fakat burada devletin ve ülkenin kötü yönetiminden dolayı bir eleştiri geliyor. Davanın sonunda 1 yıl 4 ay ceza verilmiş bu gazeteciye. Burada dengelemede kamunun bilgi alma hakkı her şeyin önüne geçiyor diyebiliriz. Basında işlenen bir suç meselesi sadece sınırlı konularda bu şekilde cezalandırmalar söz konusu olamaz. Yine ayrı yere geliyoruz caydırıcı etki oraya çıkar ve basında özgürlüğün devamlılığı gelemez. Dolayısıyla bu karar Türkiye’ye karşı verilmiş karardır. Tabi aslında herkes için bağlayıcıdır bu kararlar. Özel hukuk açısından olan davalarda var. Örneğin Tuşalp Kararı. Ceza kanunu çerçevesinde değildir bu dava. Tazminat davası açılmıştır. Ve AİHM ihlal kararı bulmuştur bu davada da. Tuşalp’in yazdıkları evet çok sert söylemler olabilir ama burada tabii ki kişisel bir şeyde olduğu için tazminat davası söz konusudur. AİHM çok kuvvetli ve sert eleştiri olduğunu belirtmiş ancak bir de mizahi boyutu olduğunu da eklemiştir. Mahkeme bunları hoşgörü ile karşılamak gerekir diye de belirtmiştir. Burada da demokratik çerçevede gerekli olmadığı kararına varılmıştır. Tekrar edelim, gazeteciler için ceza durumu olamaz çok sınırlıdır dediğim gibi sadece nefret söylemleri oluşumunda uygulanabilir. Ayrıca da bütün bu örneklerde de ne gördük, hiç kimse hapse girmemiş. Ama bu önemli değil, hapis cezasının varlığı önemli. Hapse girmesi gerekmiyor. Bunların hiçbiri uygun değildir. Cumhurbaşkanlarına da böyle bir ayrıcalık tanımak AİHM’in de dediği gibi demokratik ve modern hukukla bağdaşmamaktadır. Siyasi kişilikler artık Avrupa’da kabul edilen bir eğilim değil, bunlara ayrıcalıklar kalkıyor. Dolayısıyla ben naçizane Türkiye’de mevzuat değişikliğinin şart olduğunu söylüyorum. TCK 299 mutlaka kaldırılmalı, belki sembolik bir ceza fakat kaldırılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Tabi her şeyden önce bu biraz kültürle ilgili. Bizde maalesef sert eleştiri kültürü yok. Sinirleniyoruz tahammül edemiyoruz. Bizlerin belki var ancak siyasetçilerin kesinlikle yok. Onların hoşgörüyle karşılaması gerekiyor, tahammülünü açık tutması gerekiyor. Bu kültürün onlarda barınması şart. Dolayısıyla dediğim gibi hakaret suçunun varlığı ceza soruşturması konusunun olması başlı başına ifade özgürlüğünün kısıtlanmasıdır.

SORULAR:

1-İnternet Erişim Yasakları ve Haber Yasaklarına İlişkin. Türkiye’de önemli konular ve olaylar olduğunda her türlü haber ve eleştiri yasaktır gibi mahkeme kararları çıkıyor. Bu konuda AİHM’in yaklaşımı nelerdir?

-Bu konuyla ilgili verilen iki karar var. Biri Ahmet Yıldırım, diğeri de Cengiz kararı. Youtube erişimine ilişkin olan bir karardır Cengiz. Ahmet Yıldırım biraz daha farklıdır. Orada Atatürk’e hakaretle ilgili olan şeylerdi. Burada da AİHM bunlara erişimin durmasıyla ilgili kararı ifade özgürlüğü ihlali olarak gördü. Dolayısıyla bu bizim için kabul edilebilir bir şey değildir. Anayasa mahkemeside ifade özgürlüğü çerçevesinde aykırı görerek Youtube’u kullanıma yeniden açmıştır.

2-Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili. Acaba devlet sırlarının ifşa edilmesi, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir mi? AİHM’in bu konuda görüşleri nelerdir?

-Basın özgürlüğü çerçevesinde hem devlet sırları hem haber kaynakları meselesi hepsi 10. Maddede koruma altına alınmaktadır. Devlet sırrı meselesinde tabi ki durumun özelliğine göre değerlendirir mahkeme. Bu konuda devlet sırrı dediğimiz şeyin açıklanmasında kesinlikle söyleyebileceğim bir içtihat bulunmamaktadır. Ancak bu sır denen şey daha önceden kamuda biliniyor ise, başka şekilde başka ifadelerle gündeme gelmişse karar daha farklı olacaktır. Bu şekilde olursa ifade özgürlüğü kapsamında bakar mahkeme. O haberi sağlayan kişilerde AİHM 10. Madde kararıyla koruma altındadır. Basın mensuplarının tutukluluk meselesi ise genel olarak 5. Madde çerçevesinde değerlendirilir. Tutukluluğun yasal zemin meselesi önemlidir.

3-Medya özgürlüğü terörle mücadele ilişkisine dair AİHM içtihatları nedir?

-Şimdi burada da bizim içtihat çok açık. Şiddet meselesi, terör meselesiyle ilgili çok sayıda Türkiye’yle ilgili karar var. Öncelikle içeriği dikkate alınır. İfade de şiddet kullanmaya, silahlı direnişe ya da ayaklanmaya teşvik etmiyorsa bir nefret söylemi yoksa ceza hukuku ile kısıtlanmamalıdır.

4-Din özgürlüğü ve ifade hürriyeti karşı karşıya geldiği bazı davalarda yayın durdurma kitap toplatma gibi tedbir ve cezalar AİHM tarafından ihlal olarak nitelendirilmemiştir. Bu kararlarda yeni içtihatlarda bu şekilde midir? Belli bir grubu mensubiyeti nedeniyle eleştiren bir yazının hate speech sayılmasındaki kıstas nedir?

-Hate Speech kıstaslarından en sonuncusunun örneğini vereyim. Fransa’da bir stand-up’çı Yahudi düşmanlığı içinde bir söylemde bulununca kendisine belirli oyunlarının oynanmaması yönünde kararlar oldu. AİHM’in önüne geldi, AİHM’de hiciv maskesi altına saklanılaraktan bu şekilde bir nefret söylemi olamayacağını söyledi. Yani yine aynı şeyi söylüyorum, olayın tüm özelliğine bakılarak karar veriliyor. Yoksa bu nefret söylemidir, bu değildir diye bir durum söz konusu değildir. Yine diğeri de aynı bağlamda içerik, yayınlandığı ortam, hedef kitlesi önemlidir. Buna göre bir karar söz konusu olacaktır.

5-Basın özgürlüğü ile bağlantılı sorular: Özel hayatın korunmasıyla halkın haber alma hakkı ve basın özgürlüğü arasındaki ilişki nedir? Eğer bir yolsuzluk haberi söz konusuyla bu bilginin nasıl elde edildiği ne ölçüde önemlidir?

-Zor alanlardan bi tanesi özel hayat ve basın özgürlüğü dengesidir. Genelde artık bunları mahkeme büyük yerlere taşımak istemiyor. Hepsinin içerik özelliği farklı. Özel hayat diyerekten gerçekten kamuyu ilgilendiren bir haberi saklamakta doğru değildir.Dediğim gibi başta da, özel hayat ve basın özgürlüğü arasındaki dengeyi kurabilmek gerçekten zordur.

6-Son dönemlerde Türkiye’de olan gazetecilere saldırılar için önleyici önemler almadaki devletin yükümlülüğü nedir?

-Bu alanlarda 10. Madde ve 8-9 Madde de devletin pozitif yükümlülükleri olarak gazetecilerin korunması, önlemler alınması gibi durumlar da belirtilmiştir.

7-Acaba basın özgürlüğüne özel bir hüküm getirmek gerekir mi?

-Hayır. Her yerde aynı şey yazıyor aslında. İfade özgürlüğü dediğimiz şey basınla olan bir şeydir zaten. Basın ve ifade özgürlüğü doğal olarak iç içedir. Yasalarla bunlar düzenleniyor ayrı mesele. Fakat uluslar arası hukukta farklı bir hükme gerek yoktur.

8-Konuşturmanın adalet bakanlığı iznine bağlı olması fakat iznin verilip verilmemesi konusunda hiçbir hukuki kıstas veya şeffaflığın olmaması acaba nasıl değerlendirilir?

-301’de de vardır bunun örnekleri. Yürütmeye bağlı bir yetki, bir yargının içinde olmasını açıkçası bağımsızlık ilkeleri açısından doğru bulmayız. Dolayısıyla bu gibi konularda herhangi bir izin mekanizmasını bir demokratik kriterler açısından doğru bulmayız.

9-TCK 301 kaldırmak dışında, herhangi bir genel veya bireysel tedbir sorunu çözebilir mi?

-AİHM’in görüşü maddenin varlığının kişiler üzerinde bir demokrasi kılıcı olduğu yönündedir. Yargıtay’ın ne şekilde karar verdiğini biliyoruz. Bu yorum meselesi olduğu sürece Türklükten Türk Milletine geçmek durumu değiştirmedi açıkçası. Madde değişti ama durum değişmedi.

10-Diyelim ki devlet kararın gereğine uymadı ne yapacağız?

-Evet, genel problem bu. Bizim bu kararların uygulanması meselesi. Mahkeme tabi kararını verir, ondan sonrasında ki durum devletlere düşmüş bir konudur. Maalesef söyleyeyim kararlar yerine getirilmiyor, uygulanmıyor. Sadece Türkiye değil birçok devlet bu şekilde. Mümkün olduğu kadar diyalogla meseleyi çözmeye çalışıyorlar. Ne yapılabilir dersek, yaptırımlarımız sınırlı. Biz yapılabilecek şeyleri daha fazla söylemeye çalışıyoruz mahkeme olarak. Daha fazla yol göstermeye çalışıyoruz. Söyleyip işi bitirmek yerine, yorumlayıp yol göstermeye çalışıyoruz diyelim.

,

“AİHM KARARLARI IŞIĞINDA BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ” KONFERANSI DÜZENLENDİ.

PROF. DR. IŞIL KARAKAŞ:

-“GAZETECİLER HEDEFTE, HAPSEDİLEMEZLER.”

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ:

-“BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TIKANDIĞI NOKTADA AİHM KARARLARI BİZE IŞIK TUTMALI”

Basın Konseyi öncülüğünde, İstanbul Barosu ortaklığıyla düzenlenen “AİHM kararları ışığında İfade ve Basın Özgürlüğü” konferansında konuşan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkan Yardımcısı ve Yargıç Prof. Dr. Işıl Karakaş, “Türkiye ile diğer ülkeler arasında ifade özgürlüğü bakımından uçurum var. Siyasi kişiliklerin sert eleştirilere tahammül etmesi gerekiyor.” dedi.

Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleştirilen etkinliğe birçok gazeteci, hukukçu, milletvekili, belediye başkanı, STK temsilcisi ve öğrenci katıldı. Konferansın açılışında konuşan Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç,

“Acıların yoğun yaşandığı bu süreçte,  basın ve ifade özgürlüğü alanında da büyük sıkıntılar içindeyiz. Avrupa’da ve AİHM kararları ışığında Basın ve İfade özgürlüğünde alınan yolun, Türkiye için de önemli olduğunu ve AİHM’de yaşanan hukuk örneklerinin Türkiye’ye Uluslararası hukuk bağlamında bize ışık tutacağını biliyoruz.” dedi.

AİHM Başkan Yardımcısı, Yargıç, Prof. Dr. Işıl Karakaş ise, AİHM içtihatlarından ve Dünya’daki tüm ülkelerdeki örneklerle Türkiye’deki ihlalleri anlattı. Karakaş, AİHM ve Türkiye’deki  hukuk davalarını karşılaştırmalı şekilde ele aldı.

Karakaş şöyle dedi:

“Görev yaptığım AİHM’e yapılan başvurularda Türkiye 3.sırada görülse de aslında 1.sırada.

Ukranya ve Rusya’nın arkasından Türkiye geliyor. Çünkü yaşam hakkı ihlallerinde, Türkiye iddialı şekilde önde. 619 ifade özgürlüğü davasının yarısı Türkiye’ye ait. Avusturya ve Fransa ise ifade özgürlüğü davalarında, 34 dava ile arkamızdan geliyor.”

AİHM’in karar alırken bazı kriterlere öncelik verdiğinin altını çizen Karakaş; “AİHM beklemeye tahammül olmayan davalara öncelik verir. Bunlar yaşam hakkını kısıtlayan durumlar,  kötü muamele, tutukluluk halleridir. İfade özgürlüğü bu bağlamda öncelikli değil. Ancak tutukluluk bu kapsama girmez. Her devletin kendine has özellikleri vardır. Davalar incelenirken buna da dikkat edilir.”  dedi.

Karakaş, şöyle devam etti:

“Türkiye 10 davada ifade özgürlüğünü ihlal etmiştir. Adil yargılamaya ihtiyaç var.  25 yıl önce söylediklerimle, bugünü karşılaştırdığımda söylediklerim aynen geçerli. 25 yıl sonra bugün utanıyorum. Aynı şeyleri yaşıyoruz. Büyük bir endişeyle görüyoruz ki, bazı devletler hapis cezalarını öngörüyor. AP Konseyi çalışmalarıyla bunu ortaya koydu. Bu uygulamayı pratik olarak Azerbaycan ve Türkiye yapıyor. Bu iki ülke hiç beklemeden cezalandırıcı hükümleri yasalardan çıkarmalı. Bu uygulamalardan kaçınmalı. 125/3 maddenin kaldırılması gerektiği Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından defalarca tavsiye edildi.”

Türkiye’deki yargıçların neye göre karar verdiğini ise Karakaş şöyle özetledi:

“Yargıç olmanın gereği, Uluslararası hukukun öngörüsüne ve vicdanına göre karar vermesidir. Aksi takdirde katip gibi karar verilir, memur olunur.”

Özellikle Cumhurbaşkanları ile ilgili hakaret suçlamalarına da konuşmasında yer veren Işıl Karakaş, Handyside, Eon-Sarkozy, Snowden, Erbil Tuşalp, Mondragon, Estonya kararlarından örnekler vererek sözlerini şöyle sürdürdü:

“AİHM bu tür olaylarda sert hakaret olmadığı yolunda karar aldı. Eleştiri ile hakaret arasındaki ayrımı bilmiyoruz. Eon kararında sözü geçen Fransa’daki “Gerizekalı-Defol” şeklindeki söylem örneği de, hiciv yoluyla eleştiri kabul edildi. Siyasi söylemler asla ifade özgürlüğü ile bağdaşmaz. Siyasilerin eleştirilere tahammüllü olması gerekiyor. Türkiye ile diğer ülkeler arasında ifade özgürlüğü bakımından uçurum var. Önümüzde dağ gibi 301. Madde duruyor. Bu madde yakın gelecekte de değiştirilecek gibi görünmüyor. Ancak kamu yararı varsa, akan sular durur. Kamunun bilgi edinme hakkı engellenemez. Kamu yararı varsa, Cumhurbaşkanı’nı korumaya alınmamalı. Türkiye’de gazeteciler, kamuoyunda bilinen sanatçılar, akademisyenler, aktivistler hedef alınıyor. 125/3 hakaret davaları 299. Madde çerçevesinde, ifade özgürlüğünü baskılayıcı uygulamalar şeklinde kullanılıyor. Bu yoğun pratik, ne geçmişimiz de var, ne başka bir zamanda. Gazeteciler için hapis cezası olamaz. Biz de görülen örnekler gibi dışarıda yaşanan davalarda hiçbir hapis cezası kararı verilmemiştir. Hakaret suçları ceza yasalarından çıkarılmalı. Tazminat davalarında da orantılılık olmalı. Cumhurbaşkanlarına, siyasi kişiliklere ayrıcalık tanımak da hukukla bağdaşmaz. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı’nın korunmasına gerek yoktur. Türkiye’de mevzuat değişikliği şart. TCK 299.maddesi kaldırılmalı. Bu durum kültürle de bağlantılı. Sert eleştiri kültürü bizde yok maalesef. Siyasetçilerde bunları hoş görme terbiyesi olmalı. Ve siyasetçiler bu kültürü edinmek zorundadır. Siyasiler sert eleştiriyi kaldırabilmelidir. Şiddet, ayaklanmaya teşvik, nefret söylemi dışındaki ifadelerin önü tıkanmamalıdır. Hapis cezasının varlığı önemlidir. Cumhurbaşkanı’na ayrıcalık tanınmak hukukla bağdaşmıyor. Hakaret suçları ceza yasalarından çıkmalı. Hem hapiste, hem tazminatlarda orantılılık gerekir. Siyasilerin yaşadığı bu durumlarda da ayrıcalıkların kalkması gerekir.”

AİHM’e gelen başvurulardaki özel yaşam ile ihlallerin karıştırılmasında da zorlandıklarını söyleyen Karakaş, “Oysa kamunun bilgi alma hakkı var ise, o haber saklanamaz. Medyaya da korku ortamının verilmemesi ve ideolojilerin kalıntılarının temizlenmesi gerekir.” dedi

Etkinlik, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, 2. Başkan R.Murat Önok ve Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi Av.Turgut Kazan’ın, Nurseli Berk’in “Tutsak” adlı eserini Karakaş’a hediye etmesiyle son buldu. Karakaş aldığı hediyeyi çok beğendiğini ifade ederek, “Tutsak” eserini AİHM’deki odasına asacağını kaydetti.