, ,

Zeki Güler’in cenazesi, 22 Ağustos 2017, Salı Üsküdar, Şakirin Camii’nde kılınacak ikindi namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilecektir.

 

 

 

,

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ, TUTUKLU GAZETECİLERLE CEZAEVİNDE GÖRÜŞTÜ

Büyükçe bir odaya adım attığımda, demir kapı üstüme kapandı.

Arkasından kilitlendi.

Tam karşımdaki demir kapı da kilitliydi.

SİLİVRİ 9 NO’LU CEZAEVİ’nin bomboş görüş odasında, tam 285 gün ve gecedir kilit altında tutulan gazeteci arkadaşlarımla nihayet 9.5 ay sonra ilk kez görüşebilecektim.

Genç infaz memuruna, ‘’Önce hangisi gelecek?” diye sordum.

Kilidi açtı, tutuklu gazeteciyi getirmek için koridora çıkarken, ”Pınar hanım, hangisi hazırsa ilk onu alıp getireceğim. Siz lütfen burada bekleyin.” dedi.

Soğuk cezaevi duvarlarının sessiz boşluğunda kaldım.

Duvardaki 2 dev resme bakakaldım. Biri al gelinciklerin baharını, diğeri de muhteşem bir deniz kıyısından yazı taşıyor-muydu-.

Yaşanamayan baharlara ve yazlara inat…

Köşelerdeyse bizi gözetleyen gözler…

Dakıkalar bitti. O demir kapılardan gelip beyinde yankılanarak büyüyen korkunç sesler çoğalınca: ‘’Geliyorlar” dedim sessizce.

Ahmet’ti ilk, koşarak yanıma gelen.

Sarıldık, öyle kaldık.

‘’Nasılsın?”  sorusu kadar saçma bir sesleniş olamazdı. Dedim işte…

‘’İyiyiz.” dedi.

Gerçekten de iyiydi. Nasıl da mutlu gülümsüyordu karşımda.

”Nasıl gelebildiniz buraya. aylardır hiçbir meslektaşımıza izin verilmedi. Çok memnun olduk.Galiba birşeyler değişiyor.’’

Sesi umutla çınlarken, ‘’Olabilir” dedim. ”Hep böyle süremez ya… Yeni Adalet Bakanı’nın izniyle geldim. Aylardır her hafta tutuklu gazeteciler için Basın Konseyi olarak görüş izni talep ettik. Sonunda oldu”

Ben sordum, o yanıtladı. Plastik sandalyeler üzerinde başladı anlatmaya;

‘’Haberle suçlanıyoruz. Sadece haberle. Gazetecilik faaliyeti dışında tek bir kanıt yok. Bizim işimiz gazetecilik. Düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef yaptılar. Bizi rehin aldılar. Dün olduğu gibi yarın da onurumla gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Aslında, koşullar iyi gibi görülse de ağır izolasyon var. Şimdilerde, avukatlarımızla her gün görüşmeye başladık. Duruşma öncesinde haftada 1 gün görüş vardı.’’

-“Ya eşler, çocuklar?”

-“Onlarla 2 ayda bir açık görüş yapabiliyoruz. 15 günde bir de kalın cam arkasından 15 dakikalık, telefonla sesimizi biribirimize ulaştırabiliyoruz. Nazi dönemi gibi. Suçumuz ne? Kimse anlayamıyor.”

-“Yemekler? Zayıflamışsın…”   

-*Evet. 5-6 kilo verdim. Bugün kıymalı patates ve börek yedik. Elektrikli makinada su ısıtıp çay yapıyoruz. Semaver olmadığından yağlı yemekleri buharda yıkamak olamıyor artık. Yine de sıcak suda yemekleri bazen yıkıyoruz.”

-“TV, gazete, kitap, mektup?

-“Mektup almak, göndermek yasak. Gazeteler geliyor, okuyoruz. Yazıyoruz. Kitap sorunlu. kütüphanede bize uygun kitaplar yok. Şimdilerde yakınlarımız getiriyor. İzinle veriliyor. Yazılarımızı, kitaplarımızı elle yazıyoruz. Çok zor oluyor. Bu devirde böylesine yasaklarla gazetecilerin tutuklu kalması kabul edilemez. Yaklaşık 10 aydır ilk kez bir meslektaşımla bu konularda dertleşıyorum. Nasıl mutluyum, anlatamam.”

Ahmet ‘e giysileri de sordum.

”15 günde bir yıkanıp geliyor” dedi.’’Biz de elimizde hallediyoruz.’’

-“Ya tek tip giysi olursa?”

Bu soruma, yanıt verirken, kızardı. Hava zaten yakıcıydı. Daha bir sıcak bastı üzerine:

‘’Kesinlikle giymeyiz. Bedelini de öderiz gerekirse. İnsan hakları bağlamında, buna herkesin itirazı olmalı.’’ diye diye cevap verdi.

‘’Zaten bir avuç  direnen insana hiza vermeye çalışılıyor. Bu davada Cumhuriyet ve rejim yargılanıyor. Sessiz çoğunluklar bilmeli ki, korkunun ecele faydası yok. Bazı insanlarla toplumun nabzı ölçülmeye çalışılıyor. Bu yaşananlar, örgüt davası değil. Cumhuriyeti yargılıyorlar.”

O sırada görevli yerinden kalktı ve ‘’Yeni arkadaşını getireceğiz. Zaman kısıtlı.” diye uyardı. Ahmet ile vedalaştık.

Kadri Gürsel ile kaldığı koğuşuna dönerken, elini salladı ve yine koridorun dipsiz karanlığına doğru gözden kayboldu.

Kısa bir bekleyişten sonra bu kez Kadri geldi gülerek, sevinerek;

‘’Kutlarım seni’ dedi sarılarak. ‘’Sonunda başardın ve 9.5 ay sonra bizimle görüşe gelebildin.”

Kadri’yi de 24 Temmuz’da, Çağlayan’daki duruşma salonunda, aylar sonra ilk kez uzaktan görebilmiştim. Şimdi karşımdaydı.

O da zayıflamıştı.’’Bence iyi de oldu. Spor yapıyoruz. 7’ye 5 adımlık avluya cıkıyor, olabildiğince spor yapıyoruz. Koğuşlarda hep oturuyor ya da okuyup yazıyoruz. Sağlıklı olmak buranın temel kuralı. İyi olacaksın, nezle bile olmayacaksın. Yoksa yandın.”

Tecritin, mahkemece biraz hafifletildilğini söylerken, artık avukatlarıyla her gün görüşebilmekten memnundu;

‘’Nasıl tecrit altındaydık, anlatamam. Şimdi görüşebiliyoruz. Ama ailelerle ayda 1 kez açık görüşümüz devam ediyor. Savunmalarımızı haftada 1 saatlik avukat görüşleri ile hazırladık. olur mu böyle şey?”

Silivri’ye alınan 11 Eylül duruşmasında ne sonuç beklediğini sordum Kadri’ye.

”Hiçbir öngörüm yok” dedi.’’Bu bir siyasi davadır. Konjonktürün psikolojık boyutları da var. Ayrıca, Türkiye için 11 Eylül de çok uzak bir tarih. Onun için öngöremiyorum.”

Mektup sıkıntısı da içini kemiren bir sorun. Cezaevinde mektupsuz yaşam düşünülebilir mi? İşte ağır bir tecrit koşulu daha..

24-28 Temmuz duruşmaları içinse, şöyle konuştu Kadri:

”Herkes gördü ki, Cumhuriyet tutukluları, sadece gazetecilik faaliyetinden ötürü yargılanıyorlar. Delil niteliği yokken, delil atfedildi. Tutukluluklar uzatıldı. Başta gazeteciler, meslek kuruluşlarımız, STK’lar, avukat ve okuların bizimle gösterdikleri dayanışmayı, 11 Eylül’de Silivri’de de göstermelerini güçlü olarak bekliyoruz.”

9.5 ay sonra bir meslektası ile görüşmenin memnuniyeti içinde vedalaşırken, söyledikleri kulağımdan silinmedi:

”Bizimle görüşmek için aylardır çabaladın. Ve izin alman bile bize umut verdi.”

“NÖBETTE SON OLALIM”

Bu kez koşarcasına yanıma getirilen, gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’ydu. Bembeyaz sakalı, giydiği  pembe spor gömleği ile neşe içindeydi.

Sarıldık onunla da.

”Biliyor musunuz” dedi.” 9.5 ay sonra ilk kez bir meslektaşımla yanyana oturup dertleşıp, konuşuyoruz. 285 gün oldu, burada yalnızız. 11 Eylül duruşmasında 315 gün olacak. Bize ne büyük bir mutluluk yaşattınız, bilemezsiniz. Bu görüşün değerii çok büyük.’’

Utandım. Karşısında söylenecek söz bulamadım.

Yine o saçma soruyu sorabildim Murat’a:

– ‘’Nasılsın? Sen de zayıflamışsın. Günlerin nasıl geçiyor?’’

-“Demokrasi nöbetindeyiz. Sıra bizdeymiş. Umarım son olur. Terör örgütüne yardım bir bahaneydi. Anlaşıldı. Sadece haberden suçlanıyoruz. Manşetleri suçladıklarında haberleri savunmak bana ağır geliyor. Utanıyorum. Burada rehin kaldık. Koşullara uymaya, iyi olmaya çalışıyoruz. Akın Atalay ile kalıyoruz. 9 ay tecrit altındaydık. Koğuştaki koşullardan şikayet etmek istemiyorum. İdare ediyoruz.okuyor, yazıyoruz. Spor yapıyoruz. İyi olmak zorundayız. Çocuğum, ailem beni bekliyor. Gazetecilik bizim aşkımız. İşimi sürdüreceğim.”

Duvarda asılı gelinciklere gözü takıldı o anda. Gülümsedi; ”Ah ne kadar güzel.Baharda gelincikleri çok severim. Ama en çok, en çok gökyüzünü özledim. Gökyüzünün üstüne tel çektiler. Mahrum kaldık ondan. Sonbaharı, kışı, ilkbaharı ve yazı burada yaşattılar bize. Yaşamak buysa. Ama inanıyorum, ileride 9. No’lu Cezaevi, demokrasi müzesi olacak.’’

-“Ya ailen?”

-“ Çocuğuma özlemim çok büyük. Anneme ise üzülüyorum. Ailelerimiz büyük sıkıntıda. Biz bedelini öderiz de onlar… Annem görüşe geldiğinde, üzerindeki pantolunun fermuarı güvenlik geçişinde ötmüş. Pantolunun çıkartıp, kadıncağıza şalvar giydirmişler. Çok üzülüyorlar bize. Ama hepsi geçecek.”

Murat annesinin pantolounu anlatırken, ona  bizim de iç çamaşırımızı çıkartıp, poşete koydurduklarını söyleyemedim.YASAK, yasaktı… Burası 9 No’lu Silivri gazeteciler, yazarlar hapishanesiydi. Ceza büyüktü…

Murat da endişeli değildi, içi rahattı.

11 eylül için umutluydu:

”Hiç vakıf üyesi olmadım. Sadece gazetecilik yaptım. Mesleğimin saldırı altında olduğunun farkındayım. Ama adaletin de önünde sonunda tecelli etmesini bekliyorum.’’

”TRAJİ KOMIK BİR SUÇLAMA”

Saatlerdir demir kapılar ardında olduğum bölüme, son olarak Sözcü muhabiri Gökmen Ulu’yu getirdiler.

İzmirli genç bir muhabirdi. Gökmen için iddia edilen  suç da, yine habercilikti.15 Temmuz günü yaşanan o kahredici darbe kalkışmasından birkac saat önce Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te tatilde olduğunu haber yapmış ve gazetesine  geçmişti.    

Gökmen, 2.5 ay sonra bir gazeteci ile buluşmaktan mutluydu. Sesinin olmasını istiyordu. Çünkü Mediha Olgun ile birlikte aynı iddia sonunda tutuklanmışlardı ve hâlâ iddianameleri bile yazılmamıştı.

‘’Ablacığım, direniyorum, başka ne yapabilirim ki?” diye konuşmaya başladı. Ara ara yutkunuyor, sonra  toparlanıp devam ediyordu:

‘’Fena halde bu iş bize çattı. Gazetecilikten başka görevim hiç olmadı. Hayati hata yapıldı. Trajı-komik bir durum içindeyiz. Haberimi FETÖ’ye bağlayarak, aslında FETÖ ile mücadeleye de sekte vuruluyor. Davayı sulandırıyorlar. Bu Türk demokrasisine de darbedir. O GÜN SAAT 16.25’te haberimi geçtim. Cumhurbaşkanı’nın tatili haberiydi. Dünyanın heryerinde bu haberdir. Gece 24.05’te de Cumhurbaşkanı, otelinden çıkıp bize herkesin izlediği açıklamayı yaptı. Yerini örgüt benden mi öğrenmiş olur, böyle absürd bir sey olur mu hiç? Hukuk delil ister. Yok… Örgüt üyesi değilim. Ben sadece gazeteciyim. Gazetecilik faaliyetinden örgüt çıkmaz. Bu gerçek bilmiyorum nasıl anlaşılacak. İddianamemiz de suç olmadığı için hazırlanamıyor, ama biz tutuklu kalıyoruz. Kimseye iftira atmadık, hakaret etmedik, siyasetin magazin haberini yaptık. Bu gazeteciliktir. Gerçeklerden hiç ayrılmadık. Eleştiri sınırlarını da aşmadık. Peki niye buradayız? İftiraya, baskıya, bu zulme uğrayan biziz. Adalet istiyoruz. Kamu vicdanında açtığı derin yarayı tamir etmek çok zor olacak. Zindana konulmamız, adaletin iflasıdır aslında. Yolumuz, menzilimiz Atatürk’ün açtığı uygarlık yoludur.aydınlık yolumuzdan dönemeyiz.’’

-“Avukat görüşmeleri?”

-“Biz kısıtlıyız. Savunmamızı nasıl hazırlayacağız, zor.

Gökmen’e, ailesini de sordum. ”İzmir den geliyorlar görüşüyoruz.oğlum 12 yaşında. Efe’yi çok özledim. Bizden kahraman çıkarmaya çalışmasınlar. Ben sadece Efe’nin kahramanı olmak istiyorum.”

Koğuşuna geri dönerken, duvardaki deniz fotografına bir süre baktı ve şöyle dedi:

”Ben Dikili çocuğuyum. Bilir misiniz, Dikili’deki gün batımı çok güzeldir.”

Yemeden, içmeden, saatler süren SİLİVRİ açık görüşünden çıkıp, uçarcasına BAKIRKÖY KADIN KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU’na ulaştığımda saatler 16.00’yı geçmişti. Oysa açık görüş iznim saat 17.00’de bitiyordu.

Gazeteci Mediha Olgun da, Adalet Bakanlığı’ının verdiği açık görüş izin listesindeydi. Zamanım azdı ve mutlaka onunla da konuşmalıydım.

Sisteme düşen Bakanlık yazısına bakan görevli, ”Sizi bekliyorduk Pınar Hanım” dedi.

Silivri’de olduğu gibi, kimlık sorgulamasından sonra, gözlerimiz önce kayda alındı. Yeşil ışık, alnımın ortasına vurduğunda onay sesi çıktı cihazdan ve döner kapıdan da yine alnımın ortasına vuran yeşil ışığın kabulüyle üst kata alındık.

”Mediha’ya haber verdiniz mi geldiğimi?” diye sordum.

”Evet” dedi kadın görevli.’’Mediha, ziyaretçisi için hazırlanıyor. Hemen yanınıza getireceğiz.”  

İçinde bulunduğum eski yapı, Silivri’den daha ”insani(!) geldi ilk bakışta bana. Daha ev havasında. Masalarda örtüler… Duvarlar sanki daha renkli. Görevliler daha sıcak gibi. Güler yüzlü. Bilemedim.

”Buyurun toplantı odasına. Az sonra Mediha gelir.”

Toplantı odası, sanki bir Anadolu kentindeki dikiş kursu kapanış kermesi gibi. Etraf, özenle dikilmiş renkgarenk kadın elbiseleriyle dolu.

”Acaba ” diyorum, gazeteci ”Mediha da dikiş nakışa mı başladı burada?”

Bu düşünceler arasında, Mediha bana ulaşmıştı. Bir süre gülümseyerek durup bana baktı. Gözleri bulutlandı.

‘’Hoş geldiniz. Ne kadar memnun oldum bilemezsiniz.”

Birbirimize sarıldık, kucaklaştık. İki gazeteci kadın…

Öyle kalakaldık.

”Biliyor musunuz, şoktayım. İlk günden beri şoktayım. İki buçuk aydır hâlâ  yaşadıklarıma inanamıyorum.” diye söze girdi.

Belli ki, hiç vakit harcamak  istemiyordu. Zamanımız da az oldugu için, cümleleri ucu ucuna bağlıyordu.

Donup kalmıştım. Dinliyordum sadece.

‘’Her sabah yeni bir umutla tüm bunların düzeleceğini bekliyorum. Adalete inancımı yitirmek istemiyorum. Bir hata olduğunu, düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum her yeni güne başladığımda, mutlaka bir yanlışlık oldu diyorum.”

Mediha’nın  şaşkınlığı aslında 19 Mayıs tarihinde sabah saat 06.00’da başlamış.

Kapıya dayanan ”erkek” polisler, tüm özel eşyalarını  elleriyle hallaç pamuğu gibi atmışlar. Oğlu Arda’ya, ‘’Korkma oğlum, gazetecilik böyledir. İncelenir, soruşturulur, düzelir durum.” demiş önce.

Sonra gözaltı süresi… Yine düzelir diye beklemiş. Nöbetçi savcılığa çıkarıldığında, ‘’Tamam, buradan salınırım” demiş. Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde, inanamamış. “Yok artık!” diye isyan etmiş.

”Neden inanamadın?” diye sorduğumda, yanıtı öyle anlaşılırdı ki…

O, sadece kendi halinde, gazetecilik aşkıyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir kadındı. 20 yıllık mesleğinde hep haber peşindeydi.

Durdu bir an .Gözleri doldu. Gözpınarlarına bastırdı parmak uçlarını.

”Ortada bir haber var. Marmaris’ten Gökmen Ulu imzalı bir haber. Siyasetin magazin haberi. İmza benim değil. Künyede benim üstümde müdürlerim var. Gelip beni alıyorlar. İsyandayım. Kim için, ne için yatıyorum, bilmiyorum. Ben birinci derecede sorumlu da değilim. Habercilikte böyle bir durum olur mu? İncelenmıyor mu? Gazetecilik ne zamandan beri suç oldu?”

İnternet sitesinin sorumlu yazı işleri müdürü, video servisi yöneticisi olarak adı geçtiği için, söz konusu Marmaris haberiyle ilgili ”FETÖ’ye bilerek-bılmeyerek yardım” iddiasıyla 19 Mayıs gününden beri özgürlüklerinden mahrum bırakılıyordu.

Mediha’ya, kimlerle birlıkte kaldığını sordum.

Anlattı:

”Gazeteci, yazar ve akademisyen kadın tutuklularla hep beraberiz. Nazlı Hanım’layız. 3 odalı bölümdeyiz. Ortaya açılıyor kapılar. Hep beraber gün içinde oturuyoruz. Mutfak da ortak. Zaman’dan Hanım Büşra Erdal da bizimle. Öğretmenler de. Yapılacak bir şey yok. Tutukluyuz.”  

Mediha’ya çok bakımlı olduğunu söyledim. Utandı, güldü;

”Sizin geleceğinizi bana bildirmediler. Öğlen gibi bir kadın tutuklu hepimizin saçlarını ördü. Havamız değişti. Yoksa salkım saçak saçlarımız. Kadınız, ama bakımsız kalıyorsunuz burada. Kime özen göstereceksiniz ki? Ruhunuzu almak istiyorlar. Hem de hiç hatanız yokken. Bazen diyorum ki, ‘Biri bizimle kafa mı buluyor acaba?’”

-“Ya çamaşırlar, giysilerin temizliği?”

”Kendimiz elde yıkıyoruz. Baharda buraya konuldum, şimdi yaz bitiyor. Hâlâ iddianamemiz bile yazılmadı. Ortada suç olmadığı için, iddianame de havada kalıyor. Sürecin hızlandırılmasını istiyorum. Adalet dağıtıcıları, daha özenle, dikkatle bu davaya bakmalılar. İnanır mısınız, basın özgürlüğüne de inancım kalmadı. Ne duruma düşürdüler bizleri. Oğlum gibi gençlerin geleceği için endişeliyim.”

Mediha’ya, ‘’Tek tip elbiseleri size getirirlerse ne yaparsın?” diye sorduğumda, diğer tutuklu gazeteciler gibi isyan etti.

”Nasıl tek tip elbiseyi giyer de mahkemeye herkesin huzurun çıkarım. O kadarını bize yaparlar mı? Düşünmek bile istemiyorum.”

Saat ne de çabuk geçivermişti. Sabahın dokuzundan beri tutuklu gazetecilerle birlikteydim. Silivri’deki görüşmelerde  çay ve su yoktu. Oysa, Bakırköy’de ikram edilen çay bile bir başka gelmişti bana.

Ama süre bittiği için, son yudumu içemedik.

Dışarda en yakın zamanda, 5 çayında buluşmak üzere sözleştik Mediha ile.

Arkamdan sesi koridorda yankılandı;

”Oğlum Arda’ya iyi olduğumu söylemeyi unutmazsınız degil mi?’’

,

BASIN KONSEYİ’NDEN CUMHURİYET GAZETESİNE DESTEK ZİYARETİ

Basın Konseyi, Cumhuriyet’e destek ziyaretinde bulundu. Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, İkinci Başkan Yrd. Doç. Murat Önok, Prof. Fatoş Adiloğlu, Turgut Kazan ve Oktay Ekşi’den oluşan Basın Konseyi heyetini Cumhuriyet gazetesi adına gazetenin imtiyaz sahibi Orhan Erinç karşıladı. Görüşmede konuşan Pınar Türenç “Özgürlüklerine kavuşan 7 Cumhuriyet çalışanı, tutuklu meslektaşlarımız için de bir umut oldu. 11 Eylül’deki duruşmada halen tutuklu bulunan Cumhuriyet çalışanlarının da özgürlüklerine kavuşmalarını diliyoruz. Bu dava çökmüştür. Arkadaşlarımızın bir önce özgürlüklerine kavuşmalarını istiyoruz. Bu dava bitene, gazetecilik faaliyeti nedeniyle kilit altında tutulan son meslektaşımız da özgürlüğüne kavuşana kadar basın özgürlüğü davalarının takipçisi olacağız.” dedi. 2017’nin basın özgürlüğü adına mutlu haberlerle sonuçlanması dileğiyle Basın Konseyi 2016 Basın Özgürlüğü Raporu’nu Orhan Erinç ve özgürlüklerine kavuşan Cumhuriyet çalışanlarına takdim etti.

Basın Konseyi Üyesi Turgut Kazan, Cumhuriyet gazetesi davasının siyasi bir dava olduğunu söyledi. Kazan, *Siyasi bir dava olduğu için de önümüzdeki süreci hukuk çerçevesinde değerlendirmemiz zor, tahmin edemiyorum.” yorumunu yaptı. Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi Orhan Erinç “Mahkeme Başkanı, Cumhuriyet davasının yıl sonuna kadar sonuca ulaştırılacağını söyledi. En azından vadesi belli bir süreçte olduğumuzu düşünmek istiyoruz. Serbest kalan arkadaşlarımızla buruk bir sevinç yaşadık. Bütün arkadaşlarımızı aramızda göreceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu süreçte bize verdiğiniz destek için sağ olun. Bizi ve aileleri yalnız bırakmadığı için Basın Konseyi’ne çok teşekkür ediyoruz.” dedi.

Cumhuriyet gazetesine dair yargılamanın 11 Eylül 2017 tarihinde görülmesi kararlaştırılan bir sonraki duruşmasının Silivri’de yapılacağını şaşkınlıkla öğrendik.

Ulusal ve uluslararası kamuoyunun ve medyanın yoğun ilgisini çeken bu davanın duruşmasının, İstanbul’un merkezinde yer alan Çağlayan yerine, ulaşımı son derece güç bir noktaya alınmasının izahını bulamıyoruz. Demokratik bir hukuk devletinde ceza muhakemesinin en temel ilkelerinden biri, yargılamaların aleniliğidir. Bu ilkenin gerçekleşmiş sayılabilmesi için, aleniliğin sadece kâğıt üzerinde değil, uygulamada da gerçekleşmesi gerekir. Duruşmanın, davayı izlemek isteyen birçok kişinin ulaşma olanağı olmayan ve ulaşabilenlerin de büyük zahmet sarf ederek erişebilecekleri bir yere nakli, söz konusu ilkenin çiğnenmesi anlamına gelecektir. Kaldı ki, böyle bir tasarrufu gerekli kılan nedenin ne olduğunu da anlamak mümkün değildir.

Bu bakımdan, söz konusu kararın mutlaka gözden geçirilmesi ve duruşmanın Çağlayan’da yapılması sağlanmalıdır. Aksi durumda, şimdiden medyada yer alan ve yargılamanın “gözlerden kaçırıldığı” yönündeki itirazlar güç kazanacak; böyle bir intiba ise, yargılamaya gölge düşürerek Türkiye’nin itibarını zedelemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.

,

Hawaii Basın Konseyi (Media Council of Hawaii) , gazeteci Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı “Yüksek Kurul Onursal Üyesi” ilan etti.

Hawaii Basın Konseyi, Türkiye Basın Konseyi’ne gönderdiği bir açıklamayla, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunan veya hapis cezası alan bütün gazeteciler adına gazeteci Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı Onursal Yüksek Kurul Üyesi olarak seçtiklerini duyurdu. Türkiye’nin dünyada en çok gazeteci hapseden ülke olduğuna vurgu yapılan açıklamada, 150’nin üzerinde gazetecinin tutuklu bulunduğu ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldıkları, haber ve yayın kuruluşlarının kapatıldığı, internet medyası kanallarının engellendiği ve medya çalışanlarının işsizliğe mecbur edildiği hatırlatıldı.
Hawaii Basın Konseyi açıklamasında,  “Coğrafi uzaklığımız nedeniyle duruşmalara fiziken katılamasak da, Türkiye’deki gazetecilerle dayanışmamızın bir göstergesi olarak Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı Yüksek Kurulumuza almak istedik. Her ikisi de yüksek etik değerleri herkesçe kabul görmüş, başarılı, ödüllü gazetecilerdir” denildi. Açıklamada ayrıca şu görüşlere yer verildi: “Medya üzerindeki baskılar, demokrasi kapısını Türkiye ve dünyadaki kamuoyunun yüzüne kapatmaktadır. Bu adaletsizliğin son bulmasını, hukukun üstünlüğü ilkesi ve demokratik değerlere dönülmesini istiyoruz. Yeni Yüksek Kurul üyelerimizin özgür yurttaşlar olarak aramıza katılacakları günü sabırsızlıkla bekliyoruz.”
,

94. YILINDA LOZAN’DAN GÜNÜMÜZE ADALET VE BASIN PANELİ

“Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumudur”

 

Dikili Belediyesi “94. yılında Lozan’dan günümüze adalet ve basın” konulu panel düzenledi.

 

Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda temel unsur olan Lozan Barış Antlaşması’nın 94’ncü yıldönümü nedeniyle Dikili Atatürk Meydanı’nda “Lozan’dan günümüze adalet ve basın” başlıklı panel gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Dikili Belediye Başkan Yardımcısı Avukat Çiğdem Elibol’un yaptığı panele, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, FOX TV Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk’le İzmir Barosu Başkanı Aydın Özcan konuşmacı olarak katıldı.

 

“Ödün Vermeyeceğiz”

 

Açık havada yoğun katılımla gerçekleşen panelin açılışını, Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun yaptı. Başkan Tosun, konuşmasında Lozan’ın önemine değindi; Cumhuriyeti ve kurtuluş ruhunu kabul edemeyenlerin Lozan’ı reddetmesinin nafile çaba olduğunu söyledi. Tosun, “Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığının en önemli kilometre taşlarından biridir. Lozan Antlaşması yiğitlik destanıdır, emperyalizme diz çöktürülen gündür. Lozan ulusal kimliğimizdir, bağımsızlığımızdır, misak-ı millidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onurlu duruşudur. Şanlı Türk halkı ne Lozan’dan, ne Atasına bağlılığından, ne de Cumhuriyet sevdasından asla ödün vermez” dedi.

 

“24 Temmuz Bizim Kutlayamadığımız Bayramımızdır”

 

Açılış konuşmasının ardından panel oturumuna geçilirken, panelin moderatörlüğünü Dikili Belediyesi’nin ilk kadın başkan yardımcısı olan Avukat Çiğdem Elibol yürüttü. Panelde ilk sözü alan Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, kendisi ve ailesi için çok özel bir öneme sahip olan Dikili’de olmaktan büyük mutluluk duyduğunu belirterek, günün anlam ve öneme ilişkin görüşlerini dile getirdi. Çağlayan Adliyesi’nde görülen Cumhuriyet Gazetesi davasının ilk duruşmasına katıldıktan sonra, Dikili’ye geldiğini belirten Türenç, “Bugün basın bayramı olarak anılsa da bizim için bayram olmayıp ‘sansürden nasıl kurtulacağız’ diye uğraştığımız bir gündür.  24 Temmuz’un yıl dönümde Cumhuriyet Gazetesi’nin tutuklu çalışanlarının ilk duruşmasında sizler adına katıldım.” dedi.

 

Konuşmasının devamında Türk basının çok ciddi engellerle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Türenç, “109 yıl önce basından kaldırılan sansürün 2017 de nasıl oto sansüre dönüştüğüne hepimiz tanığız. Bugün 160 tutuklu gazeteci arkadaşımız var. Basında tekelleşmenin önüne geçilemiyorsa, medya gruplarına müdahale ve baskının sona ermesi için mücadelemiz cılız kalıyorsa, hoşa gitmeyen yazı ve haberler nedeniyle 7 bini aşkın gazeteci işsizse, medya kuruluşlarına bir gecede el konula biliyorsa, yandaş medya tabirine alıştırıldıysak, demokrasinin olmazsa olmazı medyanın güçsüzleştirilmesine karşı ayağa kalkamıyorsak, sendikasızlık giderek yaygınlaşmışsa, Gezi’den beri televizyonlarda penguen belgesellerine yer verilmesine göz yumuyorsak, yabancı gazetecilerin haber peşinde koşarken casusluk suçlamasıyla hapse atılmasına ses çıkarmıyorsak, medya paylaşımlarının kapanmasına, yavaşlatılmasına, sosyal medyanın yasaklanmasına ve hatta daha ötesi ‘sosyal medya baş belasıdır’ diyenlere karşı gelemiyorsak yani sansür ve oto sansür her tarafı kaplamışsa ben 24 Temmuz’u bayram kabul etmiyorum. O yüzden bugün bayram değil. ‘Bugün hak arama ve basın özgürlüğü için ayağa kalkma günü olmalıdır’ diyorum” dedi.

Pınar Türenç, Lozan’ın yıldönümüne değindiği konuşmasının geri kalan bölümünde şu sözlere yer verdi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önderimiz ve silah arkadaşlarını minnetle ve saygıyla anıyoruz. Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir onur belgesidir. Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılmaz bağımsızlığı uluslararası kabul görmüş ve tartışılamaz olduğu imza altına alınmıştır. Kim ne derse desin, Allah göstermesin, bir daha Lozan koşulları oluşursa, bugün hangi siyaset adamı bunu böylesi bir başarıyla sonuçlandırabilir?”

“Ümmetten Millete, Tebaadan Bireye Geçişin Miladıdır Lozan”

 

Pınar Türenç’in ardından konuşan FOX TV Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk de, Lozan Barış Antlaşması’nı itibarsızlaştırmaya çalışanların tarih bilinçlerinin olmadığını belirterek başladığı konuşmasında Lozan’dan asla vazgeçmeyeceklerine vurgu yaptı. Şentürk, “Komutan olduğu kadar diplomaside de usta bir diplomasi sanatçısı olan merhum İsmet İnönü, Lozan görüşmeleri sırasında “Biz buraya ölüm fermanımızı imzalamaya gelmedik, özgür ve bağımsız yaşama isteğimizi kabul ettirmeye geldik” diyor. Bu çok önemli bir şeydir. 24 Temmuz 1923’e kadar olan o zorlu yolda finale gelindiğinde Lozan Sarayı’nda saatler üçü dokuz geçeyi gösterirken İsmet İnönü, Gazi Mustafa Kemal’in hediye ettiği kalemle Lozan’a imza atarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu müjdeliyor. Hepimiz Cumhuriyetin ilanı olarak 29 Ekimi biliriz. Oysa 24 Temmuz 1923’tür Türkiye’nin doğumu. Çünkü İsmet Paşa sadece bir antlaşmaya imza atmamıştır, sadece bir uzlaşmaya imza atmamıştır. Ümmetten millete, tebaadan bireye geçişin miladıdır Lozan. Öyle bazılarının dediği gibi ’12 adayı verdik’ gibi şehir efsanelerine de inanmamak gerekiyor. Biz 12 adayı Lozan’dan tam 10 yıl önce verdik. Ege’deki adaları 1912’de Uşi Antlaşması ile verdik. Lozan bir hezimet değildir. Yoktan bir ülkeyi yaratmak zorundasınız, devlet adamlığınızı göstermek durumundasınız.  Orada bir devlet adamlığı gösterildi ve bir millet yaratıldı, bir ülke yaratıldı. Lozan bu bakımdan bir uzlaşmadan daha ötedir. Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve Türk Milleti’nin varlığının kabul edilmesi açısından bir zaferdir, bunu böyle bellemek lazım” dedi.

Şentürk konuşmasını şöyle sürdürdü:  “Bugün sansürün kaldırılışının yıl dönümü ve basın bayramı. Pek dilim demeye de varmıyor ama bayramsa eğer maalesef komedi bir durum var. İşte Pınar Türenç mahkemedeydi, Misket Dikmen mahkemedeydi. Mahkeme meslektaşlarımızın celsesinin tarihini basın bayramına atmış. 24 Temmuz’da gazeteciler haber yaptığı için yargılanıyor. Şaka gibi… Hani Fatih Portakal diyor ya, ‘bizim aklımızla dalga geçmeyin’ bizim aklımızla dalga geçiyorlar… Basın bayramında sansürü tartıştığımıza göre, hala sansürü ve oto sansürü yaşadığımıza göre hani bir söz vardır ya, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülüdür. Bende diyorum ki, Lozan’ı eleştirmeye giden yol ve sansüre giden yol kötü niyet taşlarıyla örülüdür. Konuşmamı Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye destanıyla noktalamak istiyorum; şayak kalpaklı adam ne zaman ve nasıl geleceğini bilmediği güzel ve rahat günlere inanıyordu, biz de inanıyoruz emin olun”

 

“Hep Birlikte Mücadele Etmeliyiz”

 

İzmir Barosu Başkanı Aydın Özcan ise, “Lozan’ın Anadolu’da başlayan şanlı mücadelenin tapusu olduğunu belirterek, “Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlayan kurtuluş mücadelesi ışığıdır Lozan Barış Antlaşması. Ve bu ışık hiç sönmeyecektir. Lozan’la birebir ilişkilenmiş bir kişiyim. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşerisiyim. Batı Trakyalıyım, azınlık çocuğuyum. Azınlık olarak yaşamak ne demek en iyi ben bilirim. Lozan’ın ışığı Anadolu’yu  aydınlattığı gibi bizim de geleceğimizi aydınlatmıştır. Lozan inançtır, kararlılıktır. Asla vazgeçmeyiz. Bugün 24 Temmuz, bu anlamlı günde ifade etmek isterim ki mücadelemiz hukukun üstünlüğünden,  yargı bağımsızlığından, basın özgürlüğünden, demokrasinden, ifade ve iletişim özgürlüğünden yana olacak. Hep birlikte mücadele edersek kazanabilir ve ülkenin daha aydınlık olmasını sağlayabiliriz” diye konuştu.

 

Panelin ardından Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen tarafından katılımcılara günün anısına plaket ve çiçek takdim edilerek, etkinlik tamamlandı.

 

Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun

Fox TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk’e katılım plaketini İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen verdi.

TUTUKLU GAZETECİLERE ADALET: HEMEN, ŞİMDİ!


Basın Konseyi, gazetecilere özgürlük istemek için Çağlayan’daydı.

9 ay sonra ilk kez hakim karşısına  çıkan Cumhuriyet yazar, çizer ve yöneticilerine destek için Adliye’ye giden Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, “Bu davada gazetecilik yargılanıyor. Bir gazete yayın politikası nedeniyle, gazeteciler, gazetecilik faaliyetleri, yani yaptığı haberle, röportajla, yazdığı köşe yazısıyla, manşete çektiği olayla yargılanıyor. Gazetecilik faaliyeti evrensel insan hakları ve özgürlükleri arasındadır. Ancak geldiğimiz noktada, 24 Temmuz Gazeteciler Günü’nü burada, adliye koridorlarında karşılıyoruz. Tutuklulukları 9 aydır devam eden gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyoruz. Tutuklu gazetecilere adalet istiyoruz. Hemen, şimdi! Bu 24 Temmuz, medya üzerindeki baskıların son bulacağı, ikinci bir milat olsun..” dedi.

Sansür ve gazeteciler üzerindeki devlet baskısının kaldırılışıyla özdeşleşen 24 TEMMUZ’un ”sansürden kurtuluşun miladı” sayılışı üzerinden 109 yıl geçti. Özgürlükçü ileri demokrasilerden biri olmayı hedeflerken, bugün yasaklarla, baskıyla, otosansürle ve kitlesel işsizlikle kararan bir medya tablosuyla karşı karşıyayız.

2017’nin 24 TEMMUZ’unun özeti şudur:

  -Mahkemeler gazeteciliği yargılıyor;

  -160″a yakın gazeteci tutuklu;

  -Sadece son bir yılda, 110 medya kuruluşu kapatıldı ve 2 bin 500 gazeteci işsiz bırakıldı.   

Aylarca devam eden dava süreçleri, iddianamelerin bile yüzlerce gün sonra hazırlanmasının ve dava görülmeden, karar kesinleşmeden, henüz ispat edilmemiş cezaların infazını da beraberinde getiriyor.

Gazetecilerin tutukluluklarına yapılan itirazlar tek cümleyle reddediliyor. İddianamelerinde yüzlerce kere “haber”, “köşe yazısı”, “röportaj” ifadesi geçen gazetecilerin, gazetecilik dışı faaliyetlerle içeride olduğu en yetkili ağızlarca uluslararası medyaya açıklanabiliyor. Ve tutuklu gazetecilerin sadece ikisinin gazetecilik faaliyeti nedeniyle içeride olduğu iddia edilebiliyor.

Bu 24 TEMMUZ’da, şu soruyu yine soruyoruz: Gazetecilik faaliyetinden tutuklu 2 gazeteci kimdir? Diğer gazetecilerin, isim isim, gazetecilik dışı faaliyetleri nelerdir?

24 TEMMUZ 2017, aynı zamanda 12 mensubunun cezaevinde tutulduğu Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının da yargılandığı gün olarak tarihe geçmekte. İddianameleri beş ay sonra hazırlanan gazeteciler, “köşelerinden subliminal mesaj vermekten, haber yapmak suretiyle üye olmadıkları terör örgütlerinin propagandasını yapmaya” kadar akıllara durgunluk veren suç isnatlarıyla yargılanıyor.

Haber alma, haber verme ve düşünceyi ifade özgürlüğü evrensel insan hakları arasında sayılırken, bu hakların elden alınmasını ve gazetecilerin maruz kaldığı uygulamaları 24 TEMMUZ GAZETECİLER GÜNÜ’nde kınıyoruz.

 Tutuklu  meslektaşlarımızla özgür 24 TEMMUZ’larda buluşmayı umut ediyoruz.

Anadolu Ajansı İzmir Bölge Müdürlüğü’nde görevli muhabir İbrahim Evrim Ayral’ın, Fatih Terim ve iki damadının Alaçatı’da bir restoranı basmasıyla ilgili haberinin yayınlanmaması nedeniyle istifa etmiş olması üzücüdür.

Türkiye Milli Takımları Teknik Direktörü olarak görev yapan ve bu görevi bir yana, kamuya da mal olmuş bir insan olarak “kamusal figür” sıfatı taşıyan bir kimsenin bu şekilde bir kavgaya karışması, hiç şüphesiz, haber niteliğini taşıyan bir gelişmedir. Öğrenilmesinde kamu yararı ve ilgisi bulunan bu haberin yayımlanmaması ise, halkın haber alma hakkına aykırılık teşkil eden ve “sansür” niteliği taşıyan bir davranıştır. Anadolu Ajansı gibi, milletin vergileriyle kamu hizmeti yürütmesi gereken bir devlet kurumunca bunun yapılması ise daha da üzücüdür.

Bu bakımdan, İbrahim Evrim Ayral’ın yanında olduğumuzu belirtiyor ve bu davranışı ile muhabirinin istifasına neden olan Anadolu Ajansı’nı kınıyoruz.

,

BASIN KONSEYİ, TUTUKLU GAZETECİLER İÇİN YÜRÜDÜ

Basın Konseyi, üyeleri, 20. gününde Adalet kortejine katıldı. Yürüyüşte, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Avukat Turgut Kazan ve Basın Konseyi Vakfı üyesi Elif Atayman bulundu. Bir süre Kılıçdaroğlu’na eşlik eden Pınar Türenç ve Turgut Kazan, Kılıçdaroğlu’nun tutuklu gazetecilerin Türkiye ve uluslararası mahkemelerdeki durumu ve devam eden basın özgürlüğü ihlallerine ilişkin sorularını yanıtladı. Pınar Türenç, yürüyüş sonrası yaptığı açıklamada, “Daha önce Silivri önüne sandalye atıp, tek suçu gazetecilik yapmak olan meslektaşlarımızın özgürleşmesi için “Umut Nöbeti” tuttuk. O nöbet, herkesten önce onların bir gün özgürleşeceğine olan umudumuzu canlı ve diri tutmaya yaramıştı. Geldiğimiz noktada umut etmek artık yetmiyor. Adalet, beklemekle gelmiyor. Biz bugün tutuklu gazeteciler için yürüyoruz, medyamızın yeniden temel hak ve özgürlükler sıralamasında dünyada üst sıralardaki hak ettiği yere kavuşmasını istiyoruz. Gazetecilere özgürlük, Türkiye’ye adalet artık gelmelidir. Bu bütün yurttaşlarımızın ortak dileğidir.” dedi.