, ,

BASIN KONSEYİ, AVRUPA BASIN KONSEYLERİ ÜYESİ OLDU

http://zieduagentura.lv/?newsbinary=10-options-strategies-to-know Türk Basın Konseyi, Avrupa Basın Konseyleri Birliğine (Alliance of Independent Press Councils of Europe – AIPCE) ilk kez kabul edildi.

http://ny.ithu.se/tag/blended/ Yıllık toplantısını geçtiğimiz günlerde Budapeşte’de yapan AIPCE’nin genel kurulunda, 32 üyenin ortak uzlaşısı ile Birliğe alınan Türk Basın Konseyi bundan böyle Türk ve Avrupa basınındaki tüm gelişmeleri ve sorunları paylaşacak.

http://cars4backpackers.com.au/?nosok=buy-generic-Seroquel-canada&1b0=5b Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç konu ile ilgili şu açıklamayı yaptı:

Köp Strattera Malmö (svävare Harbour Terminal) “Türkiye’nin son yıllarda basın alanında yaşadığı tecrübeleri, olumlu-olumsuz olayları Avrupalı meslektaşlarımızla da paylaştığımız toplantıda Türkiye’nin içinde bulunduğu basın özgürlüğü ve etik şikayetler ile ilgili gelişmeleri toplantıya katılan 40 civarında ülke temsilcisi ve Birleşmiş Milletler UNESCO temsilcisi ilgiyle izledi. Konseyimiz İkinci Başkanı Dr. R. Murat Önok, Türk Basın Konseyi ve Türkiye’de basının yaşadığı sorunlarla ilgili geniş birer sunum yaptı. Gördük ki, Türkiye çok yakından izlenmekte ve yaşananlar bilinmekte; aktif çalışmalarımız da dikkate alınmakta.”

http://eminentreklambyra.se/?sisjandra=bin%C3%A4r-option-erfahrung&780=1d 2018 yılı toplantısı Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de Ekim ayında yapılacaktır.

, ,

MEDYA VE GELECEĞE BAKIŞ PANELİ’NDE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ MASAYA YATIRILDI

Çağdaş Gazeteciler Derneği ile Karaelmas Gazeteciler Derneği’nin Zonguldak’ta düzenlediği “Medya ve Geleceğe Bakış” panelinde, basın özgürlüğü masaya yatırıldı…
Konuşmacı olarak panelde yer alan Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Türkiye’de medyanın baskı altına olduğunu söyledi; cezaevindeki gazetecilerin yaşam şartlarını anlattı.
Yerel medya mensupları ve Zonguldaklılar’ın katılımıyla gerçekleşen panelde, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Tevfik Kızgınkaya, Basın Konseyi Yüksek Kurulu üyesi ve FOX TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk ve Basın Konseyi Yüksek Kurulu gazeteci-yazar Doğan Satmış konuşmacı olarak yer aldı. Toplantıda basının bugünü, geleceği ve sorunları konuşuldu.
Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını söyleyen Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, tutuklu gazetecilerin cezaevlerinde zor koşullarda yaşadığını anlattı.
“Gazeteciler, gerçeğe ulaşmak isterken gözaltına alınıyor. Cezaevlerine atılıyorlar. Birkaç adımlık küçük beton koğuşlarda gökyüzünü bile görmeden yaşamaya mecbur ediliyorlar. Son on yılda yaşadığımız tablo bu. Onlar içeride tutsak, haber ve hakikate ulaşamayan dışarıdaki gazeteciler, özgürce ve bağımsız bir biçimde görevlerini yapamıyorlar. Bunun sonucu, sizler de habere, bilgiye ulaşamıyorsunuz.”
Türenç, “Demokrasilerde basın, baskı altına alınmaz” dedi.
“Haber eşittir hakikat demektir. O hakikati gazeteci bulur. Bulamazsa orada bir sancı vardır. O sancı demokrasilerde olmaz.” Türenç, hapishane koğuşlarında gazetecilerle yaptığı görüşmeleri Zonguldaklı gazetecilerle paylaştı ve içerideki gazetecilerin yaşadıklarını dinleyicilere aktardı.
Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Tevfik Kızgınkaya da, özgür basının önemine vurgu yaptı. “Halkın çıkarlarını savunmak, bizim temel görevimizdir.” dedi.
FOX TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk ise, gazetecilerin kimi zaman can güvenliğinin de tehdit altında olduğunu söyledi.
“Gazetecilerin, sansürün yanı sıra can güvenliği meselesi var. Meslektaşın meslektaşı hedef göstermesi var. Kime hedef gösteriyor? Kutuplaşmış topluma. O gazetecinin başına her şey gelebilir.”
Gazeteci-yazar Doğan Satmış ise, medya kurumlarının ekonomik sıkıntılarına değindi.
“Yazılı basın, hem reklam hem de tirajda geriye gidiyor. TV’lerin reklam gelirleri de dijitale göre geriliyor. Para kazanamayan medya kurumu yaşayamıyor ya da bağımlı oluyor.”
Misafir gazeteciler akşamı Zonguldak’ta geçirdikten sonra, Çatalağzı Belediye Başkanı Adnan Akgün’ün konuğu olarak Çatalağzı beldesindeki termik santrallerin çevreye yaydığı zararları yerinde inceleyerek bilgi aldılar.
 
,

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ, NAZLI ILICAK’LA BAKIRKÖY CEZAEVİ’NDE GÖRÜŞTÜ

http://tinyiron.net/?serpantin=opcje-binarne-polscy-brokerzy&5ef=76 ‘’Ne kadar memnun oldum bir bilsen. Bana hayat suyu verdin. Sağ olasın’’

opcje binarne bank Karşımda bu sözleri söyleyen 73 yaşındaki kadın, 43 yıllık gazeteci Nazlı Ilıcak’dı.Bakırköy Kadın tutukevinde 3 kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyordu. 15 Temmuz darbe girişimini öncesinde bildiği ve attığı sosyal medya mesajları iddiasıyla yargılanıyordu.

binaire opties strategieÃÆâ€Â 1 yılı aşkın süredir cezaevindeydi ve ilk kez bir meslektaşı ile buluşup konuşmaktan öylesine mutlu olmuştu ki…

http://nottsbushido.co.uk/hotstore/Hotsale-20150822-64841.html İçinde birikip taşan duygu ve düşüncelerini paylaşırken dakikaların yetmeyeceğini iyi biliyordu.

http://www.viestintamyy.fi/?kiki=bin%C3%A4ra-optioner-m%C3%A4klare-sverige&466=b2 Kahrolası 15 Temmuz darbe girişimi garabetini yaşadıktan sonra ve öncesinde, bizim de yolumuz cezaevlerinin kapılarıyla kesişiyordu işte. Türkiye öyle bir sürecin içindeydi. Bizler de bunu yaşamak zorundaydık.

http://obat-kutil-dikemaluan.com/?pifpax=binary-options-buddy-mt4&6fa=86 İşte bu kez, Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun bir odasında yılların gazetecisi Nazlı Ilıcak ile konuştuk. O anlattı, biz dinledik:

‘’İnanabiliyor musun, benim kimliğim teokratik bir darbeye uyar mı? Bir Suudi Arabistan misali ülkede yaşayabilir miyim? Neden o adamın başımıza geçmesini isteyeyim ki? Çıldırmış olmalıyım. Sadece her zaman muhalif kimliğimle konuştum, yazdım. Kimsenin de düşmanı olmadım, karşısında konuştum. Bu duruşumla, darbeye nasıl zemin hazırlayabilirim ki? Sadece muhalif gazeteci oldum. Bu süreçte, herkes gibi ben de geç fark ettim. İtiraf ediyorum. Burnumun dikine gittim. Uyarılara da dikkat etmedim. Demokrattım. Dindar kesimlere hep duyarlıydım. Ama bu FETÖ’de itiraf edeyim ki yanıldım. Başka bir yapılanma karşımıza çıktı. Sadece benim değil, devletin en üst katından, genelkurmayına kadar.’’

-Darbe suçu için cebir ve şiddet gerekiyor. Sizin cebir ve şiddetiniz ne şekilde iddianamede yer buluyor?

‘’Hiçbir kanıtı yok. Manevi cebir ve şiddet ise sadece Yassıada mahkemesinde ve faşist İtalya uydurmasıdır.’’

(Ilıcak’ın babası da Yassıada da yagılanan dönemin bakanlarındandı. Hayat ne garip.)

Devam etti:

‘’Yazılarımda suç unsuru yok. Benim için FETÖ olmamakla birlikte darbenin asli unsurlarından deniyor.  3 kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorum. Oysa Yargıtay’ın kararı çok açık. Okunup görülmesi lazım. Cebir ve şiddet deniyor kararda. Oysa yazılarımda ve sözlerimde nerede? İşsizdim. Zaman gazetesine gitmedim. Bugün’de çalıştım. Bu yayın organları yasal izinliydi. Can Erzincan TV’nin sahibi bile suçlanmadı. Nasıl FETÖ olabiliriz? Bu mantıkla herkes suçlu. Kısaca, hep dürüstçe davrandım, konuştum. Ama kaybettim. Bylock’um hiç olmadı. Banka hesabım da. Evimde 1 dolar da bulunmadı. Torunlarımı okullarına da göndermedim. ‘Örgüt üyesi olmamakla birlikte darbeye zemin hazırlamak’ bu suçla tutuklandım.’’

-Bir yıl oldu değil mi?

“Hayır’’ diye gözleri açıldı Nazlı Ilıcak’ın:

“12 ay değil 15 aydır tutukluyum. Bunu yaşayan bilir. Yeterince yattım, artık serbest kalmak istiyorum.’’

Ziyaretçilerini sordum ona, torunlarını. Göz yaşlarını silerken güçlükle konuştu:

“Torunlarımı çok özledim. Onlar canlarım benim. Ama gelemiyorlar. İnfaz memurları ve polislerden ürktüler ilk geldiklerinde. 5 ve 12 yaşlarındalar. Şimdi gelemiyorlar. Kızım ve oğlum geliyor. 2 ay da bir açık görüş izni var. Mektup yazmam da yasak. Bu yasaklar terör suçlularına. Avukatımla da haftada bir kez görüşebiliyorum. Nasıl savunmamı yazacağım bu şartlarda.’’

“Tv lerde gün gelecek yolsuzluğun, hukuksuzluğun da hesabı sorulur demiştim. Şimdi bunun acısını çekiyorum.’’ diye devam ederken, sürenin kısaldığını fark etti, hızla konuşmasını sürdürdü:

‘’Bu sözlerim ifade ve basın özgürlüğüne girerken, nasıl darbeyi çağrıştırır? TV ve gazeteler terör örgütü sayıldı. O zaman hepsine niçin izin verildi. İzin verildiyse bize mi tuzak kuruldu? O yayınlara izin verenlerin, bu durumu ispat etmesi gerekir. Darbe girişimine çok şaşırdım. Aklımın ucundan geçmeyen bir olaydı.’’

Hücresine dönmeden önce, ‘’günlerinin nasıl geçtiğini’’ de sordum. Acı acı güldü, “Hep umutlu olmak zorundayım. İyi olmam lazım.torunlarım beni bekliyor.’’ dedi ve ekledi:

‘’Sabahları zor. Saat 8’de sayım için o demir kapının gözetleme deliği korkunç bir sesle açılıyor ya. Beynimiz dağılıyor. Yataktan fırlıyorum, geldim geldim diye bağırarak. Sonra yine yatıyorum. 11 de kalkıyorum. Avluda yürüyüşümü yapıyorum. 3 kişiyiz avluda. Cimnastik yapıyorum. Plastik su şişelerini doldurup ağırlık çalışıyorum. Biliyorsun, ben hiç yer silmedim. Şimdi koğuşumun yerini sopalı bezle silmeyi öğrendim. O kovaların nasıl kullanıldığını bana öğrettiler. Yaşım nedeniyle süpürge yaptırmıyorlar. Kendim saçımı boyuyorum. Sürekli dua ediyorum. Vakte bağlı kalmadan 10 rekat namaz kılıyorum oturarak, dizlerim iyi değil. Allahıma dua ediyorum; kalbime öfke verme, nefret verme Allah’ım. Beni çocuklarımla torunlarımla imtihan etme. Hastane yerine hapishaneye sükrediyorum Allah’ım. Beni bir an önce kurtar, suçlu olmadığımı anlatabilme fırsatı ver Allah’ım.’’

Ilıcak, polisiye roman okuyup TV’lerdeki dizleri seyrettiğini de söylerken, günde iki öğün yediğini belirtti ve akıl sağlığı için bol dua ettiğini ekledi.

Ve tekrar koğuşuna dönerken şöyle dedi:

‘’Bana moral verdin. Sağ olasın. Bizi Allah kurtarsın.’’

, ,

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ ENİS BERBEROĞLU’NU MALTEPE CEZAEVİ’NDE ZİYARET ETTİ

Sabahın erken saatlerinde Maltepe  Ceza ve Tutukevi’ne doğru yola çıktığımda, tutuklu gazeteci  arkadaşımız Enis Berberoğlu’nun nasıl olduğunun merakındaydım.

3 aydır Maltepe’deki  koğuşunda tutukluydu.

O, üstelik son dönemde de milletvekiliydi.

Ne var ki, benim için, hep gazeteciydi.

Damarında gazetecilik kanı dolaştığı için, hep haberciydi.

Zaten, bir haber sonrasında da, önce müebbete, sonra da  25 yıla mahkum edilmişti. Casusluk  suçlamasıyla.

Üst araması, göz taramasının ardından,  Adalet Bakanlığı, İstanbul Maltepe  2. nolu L tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nun avukat açık görüş yerindeki bir bölümde karşı karşıya geldik Enis ile.

Yıllarca birlikte haber peşinde koşmuş, aynı koridorlarda gazetecilik yapmıştık.

O, bir süre önce, “ulusal güvenlik” öne sürülerek, ”haber adı altında gizli kalması gereken hususların duyurulması”, ”devlet sırrının ifşası” suçuyla 25 yıl hapse mahkum edilmişti

Durdurulan MİT tırlarının görüntülerini Cumhuriyet gazetesine verdiği iddiasıyla, kısaca “casusluktan” yargılanmıştı.

25  yıl ya da 25 ay. Ne süre olursa olsun… O önce gazeteciydi ve maruz kaldığı bu duruma isyan ediyordu.

Tutuklu olduğu hücrede, koskoca bir yaz geçmişti.

Sonbaharı yaşadığı bu günlerde ise, hücresinden çıkıp, aylar sonra  avukatları, eşi Oya ve milletvekilleri haricinde, ilk kez bir meslektaşı ile açık görüş yapıyordu.

Koğuşundan, infaz memurunun yanında getirilirken önce, camın arkasından gördü beni.

”Sen… nasıl gelebildin?” diye sevinçle görüş bölmesine koştu.

Başladı anlatmaya. Söyleyecekleri belli ki dağlar gibi yığılmıştı.

‘’Cumhuriyet’teki haberden çok önce Aydınlık gazetesinde bir jandarmanın  verdiği haber kamuoyuna mâl olmuştu. Çok sonra Cumhuriyet kullandı bunu. Bana bağladılar, dava açtılar. Hedef belliydi. Delil olmadığı halde, AYM nin devlet sırrı olmadığına dair kararına rağmen, sonuç 25 yıl hapis. Bende bylock olmadığı kesin. Banka ilişkim de hiç olmadi. Sadece 21 saniyelik konuşma var.”

Enis, şaşkınlık içindeydi hâlâ.

‘’Gazeteciyim.O tarihte milletvekili de değildim.Davanın temel mantığı, devlet sırrı olmayan bir şeyden, casusluk hikâyesi yaratmaktı. Başardılar da. Amaç, bir muhalif gazeteciye, muhalif partinin milletvekiline saldırmaktı. Saldırdılar da. Aydınlık’ın önceki ilgili yayınlarını ortaya koyup, beni suçlayan savcılık var. Ben, sadece siyaseten mahkum edildim.”

Anlattıkça isyanı büyüyordu.İnfaz memurunun getirdiği su ve çayı yudumlayıp devam etti Enis:

”B 9 No’da  rahatım. Akut  problemim yok. Güvenlikli 3 koğuşlu bir kısımda tek başıma kalıyorum. Kıtaplarım, 37 ekran tv, semaverim, vantilatörüm, çöp torbasından imal ettiğim perdelerim, buzdolabım. .Tüm dünyam bunlar.”

”Çöp torbasından perde?”

”Normalde koğuşta perde yasak.Işık da rahatsız ettiğinden, mavi çöp poşetlerinden perde yaptım. Tüm bölme 18 adımlık. 8 adımlık havalandırmaya ise, birkaç basamakla iniliyor. Islanırsam eğer, tişörtümü vantilatöre tutup kurutuyorum..En büyük nimet, gökyüzünü görebiliyorum. Yemeklerden şikayetim yok. Semaverin de alt kısmını tost yapmakta kullanıyorum.”

”Ya açık görüşler?”

-”Oya ile ayda bir kez açık görüş yapabiliyorum. Kızım da avukatım. Onunla çok sık görüşüyoruz.”

 ”Siz yürürken, ben yazarken” adlı kitabının çok yakında tamamlanacağını söyledi bu arada.

 Sağlığının  ise, kasık fıtığı dışında iyi olduğunu kaydetti. Muayene için hastaneye yürüyerek gidip geldiğini, yakında da operasyon geçireceğini ekledi.

Enis, tek tip elbise konusunda da tepkiliydi. ”Bizlere bunu asla giydiremezler” diyordu.

Aklı, 330 günden fazla tutuklu olan gazetecilerdeydi.

”Herkesin durup düşünmesi lazım.Utanmalıyız. Gazetecilerin böylesine tutuklanıp hapse atılmasından utanmalıyız. Evet, tarihimizde çok sayıda siyasetçinin hapis yattığını biliyoruz Ama bu devirde gazetecinin, haberi nedeniyle tutsak edilmemesi gerektiğini  anlatamıyoruz.

“İnanki saymıyorum”

O’na, ”kaç gün oldu tutukluluğun?” diye sorduğumda, ”inanki saymıyorum” diye yanıtladı.

”İnsan 25 yıla mahkum edilince, günleri de saymıyor”

Şimdi  61 yaşında olan Enis Berberoğlu, 86 yaşındaki durumunu düşünmek bile istemiyordu  besbelli.

Ve devam etti:

”Yargı, adalet çerçevesinde davranmıyor. Onun için Adalet Yürüyüşü’nü çok önemsedim. Yargı da ne yapacağını şaşırmış durumda. İki tarafı da memnun etmek zor galiba. Anayasa Mahkemesi durumun farkında.İstinaf mahkemesi de tutuklu milletvekillerinin durumunu inceleyip karara bağlayamıyor. Ben de 6 ayın dolmasını bekliyorum. AİHM’ye uzanacak bu durum da. Çaresiz, son durak benim için de AİHM olacak. Türkiye için üzülüyorum.”

Görüş biterken, bir süredir tepkimizin bir sembolu olan ,cezaevinin  dikenli tellerini temsil eden  kolumdaki bilekliğimi görünce, acı acı güldü. ”İyi düşünmüşssünüz. ” dedi.

Ben de, ”Sizler içerde, bizler de dışarıda tutukluyuz.Tüm gazeteciler özgür kalıncaya dek bizler bu bilekliği taşıyacağız.” diye yanıtladım.Eline aldı  narin deriden örülme bilekliği, koluna doladı.Baka kaldı. Ayrıldık.

,

BASIN KONSEYİ BAŞKANI PINAR TÜRENÇ, TUTUKLU GAZETECİLERLE CEZAEVİNDE GÖRÜŞTÜ

Büyükçe bir odaya adım attığımda, demir kapı üstüme kapandı.

Arkasından kilitlendi.

Tam karşımdaki demir kapı da kilitliydi.

SİLİVRİ 9 NO’LU CEZAEVİ’nin bomboş görüş odasında, tam 285 gün ve gecedir kilit altında tutulan gazeteci arkadaşlarımla nihayet 9.5 ay sonra ilk kez görüşebilecektim.

Genç infaz memuruna, ‘’Önce hangisi gelecek?” diye sordum.

Kilidi açtı, tutuklu gazeteciyi getirmek için koridora çıkarken, ”Pınar hanım, hangisi hazırsa ilk onu alıp getireceğim. Siz lütfen burada bekleyin.” dedi.

Soğuk cezaevi duvarlarının sessiz boşluğunda kaldım.

Duvardaki 2 dev resme bakakaldım. Biri al gelinciklerin baharını, diğeri de muhteşem bir deniz kıyısından yazı taşıyor-muydu-.

Yaşanamayan baharlara ve yazlara inat…

Köşelerdeyse bizi gözetleyen gözler…

Dakıkalar bitti. O demir kapılardan gelip beyinde yankılanarak büyüyen korkunç sesler çoğalınca: ‘’Geliyorlar” dedim sessizce.

Ahmet’ti ilk, koşarak yanıma gelen.

Sarıldık, öyle kaldık.

‘’Nasılsın?”  sorusu kadar saçma bir sesleniş olamazdı. Dedim işte…

‘’İyiyiz.” dedi.

Gerçekten de iyiydi. Nasıl da mutlu gülümsüyordu karşımda.

”Nasıl gelebildiniz buraya. aylardır hiçbir meslektaşımıza izin verilmedi. Çok memnun olduk.Galiba birşeyler değişiyor.’’

Sesi umutla çınlarken, ‘’Olabilir” dedim. ”Hep böyle süremez ya… Yeni Adalet Bakanı’nın izniyle geldim. Aylardır her hafta tutuklu gazeteciler için Basın Konseyi olarak görüş izni talep ettik. Sonunda oldu”

Ben sordum, o yanıtladı. Plastik sandalyeler üzerinde başladı anlatmaya;

‘’Haberle suçlanıyoruz. Sadece haberle. Gazetecilik faaliyeti dışında tek bir kanıt yok. Bizim işimiz gazetecilik. Düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef yaptılar. Bizi rehin aldılar. Dün olduğu gibi yarın da onurumla gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Aslında, koşullar iyi gibi görülse de ağır izolasyon var. Şimdilerde, avukatlarımızla her gün görüşmeye başladık. Duruşma öncesinde haftada 1 gün görüş vardı.’’

-“Ya eşler, çocuklar?”

-“Onlarla 2 ayda bir açık görüş yapabiliyoruz. 15 günde bir de kalın cam arkasından 15 dakikalık, telefonla sesimizi biribirimize ulaştırabiliyoruz. Nazi dönemi gibi. Suçumuz ne? Kimse anlayamıyor.”

-“Yemekler? Zayıflamışsın…”   

-*Evet. 5-6 kilo verdim. Bugün kıymalı patates ve börek yedik. Elektrikli makinada su ısıtıp çay yapıyoruz. Semaver olmadığından yağlı yemekleri buharda yıkamak olamıyor artık. Yine de sıcak suda yemekleri bazen yıkıyoruz.”

-“TV, gazete, kitap, mektup?

-“Mektup almak, göndermek yasak. Gazeteler geliyor, okuyoruz. Yazıyoruz. Kitap sorunlu. kütüphanede bize uygun kitaplar yok. Şimdilerde yakınlarımız getiriyor. İzinle veriliyor. Yazılarımızı, kitaplarımızı elle yazıyoruz. Çok zor oluyor. Bu devirde böylesine yasaklarla gazetecilerin tutuklu kalması kabul edilemez. Yaklaşık 10 aydır ilk kez bir meslektaşımla bu konularda dertleşıyorum. Nasıl mutluyum, anlatamam.”

Ahmet ‘e giysileri de sordum.

”15 günde bir yıkanıp geliyor” dedi.’’Biz de elimizde hallediyoruz.’’

-“Ya tek tip giysi olursa?”

Bu soruma, yanıt verirken, kızardı. Hava zaten yakıcıydı. Daha bir sıcak bastı üzerine:

‘’Kesinlikle giymeyiz. Bedelini de öderiz gerekirse. İnsan hakları bağlamında, buna herkesin itirazı olmalı.’’ diye diye cevap verdi.

‘’Zaten bir avuç  direnen insana hiza vermeye çalışılıyor. Bu davada Cumhuriyet ve rejim yargılanıyor. Sessiz çoğunluklar bilmeli ki, korkunun ecele faydası yok. Bazı insanlarla toplumun nabzı ölçülmeye çalışılıyor. Bu yaşananlar, örgüt davası değil. Cumhuriyeti yargılıyorlar.”

O sırada görevli yerinden kalktı ve ‘’Yeni arkadaşını getireceğiz. Zaman kısıtlı.” diye uyardı. Ahmet ile vedalaştık.

Kadri Gürsel ile kaldığı koğuşuna dönerken, elini salladı ve yine koridorun dipsiz karanlığına doğru gözden kayboldu.

Kısa bir bekleyişten sonra bu kez Kadri geldi gülerek, sevinerek;

‘’Kutlarım seni’ dedi sarılarak. ‘’Sonunda başardın ve 9.5 ay sonra bizimle görüşe gelebildin.”

Kadri’yi de 24 Temmuz’da, Çağlayan’daki duruşma salonunda, aylar sonra ilk kez uzaktan görebilmiştim. Şimdi karşımdaydı.

O da zayıflamıştı.’’Bence iyi de oldu. Spor yapıyoruz. 7’ye 5 adımlık avluya cıkıyor, olabildiğince spor yapıyoruz. Koğuşlarda hep oturuyor ya da okuyup yazıyoruz. Sağlıklı olmak buranın temel kuralı. İyi olacaksın, nezle bile olmayacaksın. Yoksa yandın.”

Tecritin, mahkemece biraz hafifletildilğini söylerken, artık avukatlarıyla her gün görüşebilmekten memnundu;

‘’Nasıl tecrit altındaydık, anlatamam. Şimdi görüşebiliyoruz. Ama ailelerle ayda 1 kez açık görüşümüz devam ediyor. Savunmalarımızı haftada 1 saatlik avukat görüşleri ile hazırladık. olur mu böyle şey?”

Silivri’ye alınan 11 Eylül duruşmasında ne sonuç beklediğini sordum Kadri’ye.

”Hiçbir öngörüm yok” dedi.’’Bu bir siyasi davadır. Konjonktürün psikolojık boyutları da var. Ayrıca, Türkiye için 11 Eylül de çok uzak bir tarih. Onun için öngöremiyorum.”

Mektup sıkıntısı da içini kemiren bir sorun. Cezaevinde mektupsuz yaşam düşünülebilir mi? İşte ağır bir tecrit koşulu daha..

24-28 Temmuz duruşmaları içinse, şöyle konuştu Kadri:

”Herkes gördü ki, Cumhuriyet tutukluları, sadece gazetecilik faaliyetinden ötürü yargılanıyorlar. Delil niteliği yokken, delil atfedildi. Tutukluluklar uzatıldı. Başta gazeteciler, meslek kuruluşlarımız, STK’lar, avukat ve okuların bizimle gösterdikleri dayanışmayı, 11 Eylül’de Silivri’de de göstermelerini güçlü olarak bekliyoruz.”

9.5 ay sonra bir meslektası ile görüşmenin memnuniyeti içinde vedalaşırken, söyledikleri kulağımdan silinmedi:

”Bizimle görüşmek için aylardır çabaladın. Ve izin alman bile bize umut verdi.”

“NÖBETTE SON OLALIM”

Bu kez koşarcasına yanıma getirilen, gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’ydu. Bembeyaz sakalı, giydiği  pembe spor gömleği ile neşe içindeydi.

Sarıldık onunla da.

”Biliyor musunuz” dedi.” 9.5 ay sonra ilk kez bir meslektaşımla yanyana oturup dertleşıp, konuşuyoruz. 285 gün oldu, burada yalnızız. 11 Eylül duruşmasında 315 gün olacak. Bize ne büyük bir mutluluk yaşattınız, bilemezsiniz. Bu görüşün değerii çok büyük.’’

Utandım. Karşısında söylenecek söz bulamadım.

Yine o saçma soruyu sorabildim Murat’a:

– ‘’Nasılsın? Sen de zayıflamışsın. Günlerin nasıl geçiyor?’’

-“Demokrasi nöbetindeyiz. Sıra bizdeymiş. Umarım son olur. Terör örgütüne yardım bir bahaneydi. Anlaşıldı. Sadece haberden suçlanıyoruz. Manşetleri suçladıklarında haberleri savunmak bana ağır geliyor. Utanıyorum. Burada rehin kaldık. Koşullara uymaya, iyi olmaya çalışıyoruz. Akın Atalay ile kalıyoruz. 9 ay tecrit altındaydık. Koğuştaki koşullardan şikayet etmek istemiyorum. İdare ediyoruz.okuyor, yazıyoruz. Spor yapıyoruz. İyi olmak zorundayız. Çocuğum, ailem beni bekliyor. Gazetecilik bizim aşkımız. İşimi sürdüreceğim.”

Duvarda asılı gelinciklere gözü takıldı o anda. Gülümsedi; ”Ah ne kadar güzel.Baharda gelincikleri çok severim. Ama en çok, en çok gökyüzünü özledim. Gökyüzünün üstüne tel çektiler. Mahrum kaldık ondan. Sonbaharı, kışı, ilkbaharı ve yazı burada yaşattılar bize. Yaşamak buysa. Ama inanıyorum, ileride 9. No’lu Cezaevi, demokrasi müzesi olacak.’’

-“Ya ailen?”

-“ Çocuğuma özlemim çok büyük. Anneme ise üzülüyorum. Ailelerimiz büyük sıkıntıda. Biz bedelini öderiz de onlar… Annem görüşe geldiğinde, üzerindeki pantolunun fermuarı güvenlik geçişinde ötmüş. Pantolunun çıkartıp, kadıncağıza şalvar giydirmişler. Çok üzülüyorlar bize. Ama hepsi geçecek.”

Murat annesinin pantolounu anlatırken, ona  bizim de iç çamaşırımızı çıkartıp, poşete koydurduklarını söyleyemedim.YASAK, yasaktı… Burası 9 No’lu Silivri gazeteciler, yazarlar hapishanesiydi. Ceza büyüktü…

Murat da endişeli değildi, içi rahattı.

11 eylül için umutluydu:

”Hiç vakıf üyesi olmadım. Sadece gazetecilik yaptım. Mesleğimin saldırı altında olduğunun farkındayım. Ama adaletin de önünde sonunda tecelli etmesini bekliyorum.’’

”TRAJİ KOMIK BİR SUÇLAMA”

Saatlerdir demir kapılar ardında olduğum bölüme, son olarak Sözcü muhabiri Gökmen Ulu’yu getirdiler.

İzmirli genç bir muhabirdi. Gökmen için iddia edilen  suç da, yine habercilikti.15 Temmuz günü yaşanan o kahredici darbe kalkışmasından birkac saat önce Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te tatilde olduğunu haber yapmış ve gazetesine  geçmişti.    

Gökmen, 2.5 ay sonra bir gazeteci ile buluşmaktan mutluydu. Sesinin olmasını istiyordu. Çünkü Mediha Olgun ile birlikte aynı iddia sonunda tutuklanmışlardı ve hâlâ iddianameleri bile yazılmamıştı.

‘’Ablacığım, direniyorum, başka ne yapabilirim ki?” diye konuşmaya başladı. Ara ara yutkunuyor, sonra  toparlanıp devam ediyordu:

‘’Fena halde bu iş bize çattı. Gazetecilikten başka görevim hiç olmadı. Hayati hata yapıldı. Trajı-komik bir durum içindeyiz. Haberimi FETÖ’ye bağlayarak, aslında FETÖ ile mücadeleye de sekte vuruluyor. Davayı sulandırıyorlar. Bu Türk demokrasisine de darbedir. O GÜN SAAT 16.25’te haberimi geçtim. Cumhurbaşkanı’nın tatili haberiydi. Dünyanın heryerinde bu haberdir. Gece 24.05’te de Cumhurbaşkanı, otelinden çıkıp bize herkesin izlediği açıklamayı yaptı. Yerini örgüt benden mi öğrenmiş olur, böyle absürd bir sey olur mu hiç? Hukuk delil ister. Yok… Örgüt üyesi değilim. Ben sadece gazeteciyim. Gazetecilik faaliyetinden örgüt çıkmaz. Bu gerçek bilmiyorum nasıl anlaşılacak. İddianamemiz de suç olmadığı için hazırlanamıyor, ama biz tutuklu kalıyoruz. Kimseye iftira atmadık, hakaret etmedik, siyasetin magazin haberini yaptık. Bu gazeteciliktir. Gerçeklerden hiç ayrılmadık. Eleştiri sınırlarını da aşmadık. Peki niye buradayız? İftiraya, baskıya, bu zulme uğrayan biziz. Adalet istiyoruz. Kamu vicdanında açtığı derin yarayı tamir etmek çok zor olacak. Zindana konulmamız, adaletin iflasıdır aslında. Yolumuz, menzilimiz Atatürk’ün açtığı uygarlık yoludur.aydınlık yolumuzdan dönemeyiz.’’

-“Avukat görüşmeleri?”

-“Biz kısıtlıyız. Savunmamızı nasıl hazırlayacağız, zor.

Gökmen’e, ailesini de sordum. ”İzmir den geliyorlar görüşüyoruz.oğlum 12 yaşında. Efe’yi çok özledim. Bizden kahraman çıkarmaya çalışmasınlar. Ben sadece Efe’nin kahramanı olmak istiyorum.”

Koğuşuna geri dönerken, duvardaki deniz fotografına bir süre baktı ve şöyle dedi:

”Ben Dikili çocuğuyum. Bilir misiniz, Dikili’deki gün batımı çok güzeldir.”

Yemeden, içmeden, saatler süren SİLİVRİ açık görüşünden çıkıp, uçarcasına BAKIRKÖY KADIN KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU’na ulaştığımda saatler 16.00’yı geçmişti. Oysa açık görüş iznim saat 17.00’de bitiyordu.

Gazeteci Mediha Olgun da, Adalet Bakanlığı’ının verdiği açık görüş izin listesindeydi. Zamanım azdı ve mutlaka onunla da konuşmalıydım.

Sisteme düşen Bakanlık yazısına bakan görevli, ”Sizi bekliyorduk Pınar Hanım” dedi.

Silivri’de olduğu gibi, kimlık sorgulamasından sonra, gözlerimiz önce kayda alındı. Yeşil ışık, alnımın ortasına vurduğunda onay sesi çıktı cihazdan ve döner kapıdan da yine alnımın ortasına vuran yeşil ışığın kabulüyle üst kata alındık.

”Mediha’ya haber verdiniz mi geldiğimi?” diye sordum.

”Evet” dedi kadın görevli.’’Mediha, ziyaretçisi için hazırlanıyor. Hemen yanınıza getireceğiz.”  

İçinde bulunduğum eski yapı, Silivri’den daha ”insani(!) geldi ilk bakışta bana. Daha ev havasında. Masalarda örtüler… Duvarlar sanki daha renkli. Görevliler daha sıcak gibi. Güler yüzlü. Bilemedim.

”Buyurun toplantı odasına. Az sonra Mediha gelir.”

Toplantı odası, sanki bir Anadolu kentindeki dikiş kursu kapanış kermesi gibi. Etraf, özenle dikilmiş renkgarenk kadın elbiseleriyle dolu.

”Acaba ” diyorum, gazeteci ”Mediha da dikiş nakışa mı başladı burada?”

Bu düşünceler arasında, Mediha bana ulaşmıştı. Bir süre gülümseyerek durup bana baktı. Gözleri bulutlandı.

‘’Hoş geldiniz. Ne kadar memnun oldum bilemezsiniz.”

Birbirimize sarıldık, kucaklaştık. İki gazeteci kadın…

Öyle kalakaldık.

”Biliyor musunuz, şoktayım. İlk günden beri şoktayım. İki buçuk aydır hâlâ  yaşadıklarıma inanamıyorum.” diye söze girdi.

Belli ki, hiç vakit harcamak  istemiyordu. Zamanımız da az oldugu için, cümleleri ucu ucuna bağlıyordu.

Donup kalmıştım. Dinliyordum sadece.

‘’Her sabah yeni bir umutla tüm bunların düzeleceğini bekliyorum. Adalete inancımı yitirmek istemiyorum. Bir hata olduğunu, düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum her yeni güne başladığımda, mutlaka bir yanlışlık oldu diyorum.”

Mediha’nın  şaşkınlığı aslında 19 Mayıs tarihinde sabah saat 06.00’da başlamış.

Kapıya dayanan ”erkek” polisler, tüm özel eşyalarını  elleriyle hallaç pamuğu gibi atmışlar. Oğlu Arda’ya, ‘’Korkma oğlum, gazetecilik böyledir. İncelenir, soruşturulur, düzelir durum.” demiş önce.

Sonra gözaltı süresi… Yine düzelir diye beklemiş. Nöbetçi savcılığa çıkarıldığında, ‘’Tamam, buradan salınırım” demiş. Tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde, inanamamış. “Yok artık!” diye isyan etmiş.

”Neden inanamadın?” diye sorduğumda, yanıtı öyle anlaşılırdı ki…

O, sadece kendi halinde, gazetecilik aşkıyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir kadındı. 20 yıllık mesleğinde hep haber peşindeydi.

Durdu bir an .Gözleri doldu. Gözpınarlarına bastırdı parmak uçlarını.

”Ortada bir haber var. Marmaris’ten Gökmen Ulu imzalı bir haber. Siyasetin magazin haberi. İmza benim değil. Künyede benim üstümde müdürlerim var. Gelip beni alıyorlar. İsyandayım. Kim için, ne için yatıyorum, bilmiyorum. Ben birinci derecede sorumlu da değilim. Habercilikte böyle bir durum olur mu? İncelenmıyor mu? Gazetecilik ne zamandan beri suç oldu?”

İnternet sitesinin sorumlu yazı işleri müdürü, video servisi yöneticisi olarak adı geçtiği için, söz konusu Marmaris haberiyle ilgili ”FETÖ’ye bilerek-bılmeyerek yardım” iddiasıyla 19 Mayıs gününden beri özgürlüklerinden mahrum bırakılıyordu.

Mediha’ya, kimlerle birlıkte kaldığını sordum.

Anlattı:

”Gazeteci, yazar ve akademisyen kadın tutuklularla hep beraberiz. Nazlı Hanım’layız. 3 odalı bölümdeyiz. Ortaya açılıyor kapılar. Hep beraber gün içinde oturuyoruz. Mutfak da ortak. Zaman’dan Hanım Büşra Erdal da bizimle. Öğretmenler de. Yapılacak bir şey yok. Tutukluyuz.”  

Mediha’ya çok bakımlı olduğunu söyledim. Utandı, güldü;

”Sizin geleceğinizi bana bildirmediler. Öğlen gibi bir kadın tutuklu hepimizin saçlarını ördü. Havamız değişti. Yoksa salkım saçak saçlarımız. Kadınız, ama bakımsız kalıyorsunuz burada. Kime özen göstereceksiniz ki? Ruhunuzu almak istiyorlar. Hem de hiç hatanız yokken. Bazen diyorum ki, ‘Biri bizimle kafa mı buluyor acaba?’”

-“Ya çamaşırlar, giysilerin temizliği?”

”Kendimiz elde yıkıyoruz. Baharda buraya konuldum, şimdi yaz bitiyor. Hâlâ iddianamemiz bile yazılmadı. Ortada suç olmadığı için, iddianame de havada kalıyor. Sürecin hızlandırılmasını istiyorum. Adalet dağıtıcıları, daha özenle, dikkatle bu davaya bakmalılar. İnanır mısınız, basın özgürlüğüne de inancım kalmadı. Ne duruma düşürdüler bizleri. Oğlum gibi gençlerin geleceği için endişeliyim.”

Mediha’ya, ‘’Tek tip elbiseleri size getirirlerse ne yaparsın?” diye sorduğumda, diğer tutuklu gazeteciler gibi isyan etti.

”Nasıl tek tip elbiseyi giyer de mahkemeye herkesin huzurun çıkarım. O kadarını bize yaparlar mı? Düşünmek bile istemiyorum.”

Saat ne de çabuk geçivermişti. Sabahın dokuzundan beri tutuklu gazetecilerle birlikteydim. Silivri’deki görüşmelerde  çay ve su yoktu. Oysa, Bakırköy’de ikram edilen çay bile bir başka gelmişti bana.

Ama süre bittiği için, son yudumu içemedik.

Dışarda en yakın zamanda, 5 çayında buluşmak üzere sözleştik Mediha ile.

Arkamdan sesi koridorda yankılandı;

”Oğlum Arda’ya iyi olduğumu söylemeyi unutmazsınız degil mi?’’

,

BASIN KONSEYİ’NDEN CUMHURİYET GAZETESİNE DESTEK ZİYARETİ

Basın Konseyi, Cumhuriyet’e destek ziyaretinde bulundu. Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, İkinci Başkan Yrd. Doç. Murat Önok, Prof. Fatoş Adiloğlu, Turgut Kazan ve Oktay Ekşi’den oluşan Basın Konseyi heyetini Cumhuriyet gazetesi adına gazetenin imtiyaz sahibi Orhan Erinç karşıladı. Görüşmede konuşan Pınar Türenç “Özgürlüklerine kavuşan 7 Cumhuriyet çalışanı, tutuklu meslektaşlarımız için de bir umut oldu. 11 Eylül’deki duruşmada halen tutuklu bulunan Cumhuriyet çalışanlarının da özgürlüklerine kavuşmalarını diliyoruz. Bu dava çökmüştür. Arkadaşlarımızın bir önce özgürlüklerine kavuşmalarını istiyoruz. Bu dava bitene, gazetecilik faaliyeti nedeniyle kilit altında tutulan son meslektaşımız da özgürlüğüne kavuşana kadar basın özgürlüğü davalarının takipçisi olacağız.” dedi. 2017’nin basın özgürlüğü adına mutlu haberlerle sonuçlanması dileğiyle Basın Konseyi 2016 Basın Özgürlüğü Raporu’nu Orhan Erinç ve özgürlüklerine kavuşan Cumhuriyet çalışanlarına takdim etti.

Basın Konseyi Üyesi Turgut Kazan, Cumhuriyet gazetesi davasının siyasi bir dava olduğunu söyledi. Kazan, *Siyasi bir dava olduğu için de önümüzdeki süreci hukuk çerçevesinde değerlendirmemiz zor, tahmin edemiyorum.” yorumunu yaptı. Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi Orhan Erinç “Mahkeme Başkanı, Cumhuriyet davasının yıl sonuna kadar sonuca ulaştırılacağını söyledi. En azından vadesi belli bir süreçte olduğumuzu düşünmek istiyoruz. Serbest kalan arkadaşlarımızla buruk bir sevinç yaşadık. Bütün arkadaşlarımızı aramızda göreceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu süreçte bize verdiğiniz destek için sağ olun. Bizi ve aileleri yalnız bırakmadığı için Basın Konseyi’ne çok teşekkür ediyoruz.” dedi.
,

Hawaii Basın Konseyi (Media Council of Hawaii) , gazeteci Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı “Yüksek Kurul Onursal Üyesi” ilan etti.

Hawaii Basın Konseyi, Türkiye Basın Konseyi’ne gönderdiği bir açıklamayla, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunan veya hapis cezası alan bütün gazeteciler adına gazeteci Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı Onursal Yüksek Kurul Üyesi olarak seçtiklerini duyurdu. Türkiye’nin dünyada en çok gazeteci hapseden ülke olduğuna vurgu yapılan açıklamada, 150’nin üzerinde gazetecinin tutuklu bulunduğu ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldıkları, haber ve yayın kuruluşlarının kapatıldığı, internet medyası kanallarının engellendiği ve medya çalışanlarının işsizliğe mecbur edildiği hatırlatıldı.
Hawaii Basın Konseyi açıklamasında,  “Coğrafi uzaklığımız nedeniyle duruşmalara fiziken katılamasak da, Türkiye’deki gazetecilerle dayanışmamızın bir göstergesi olarak Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ı Yüksek Kurulumuza almak istedik. Her ikisi de yüksek etik değerleri herkesçe kabul görmüş, başarılı, ödüllü gazetecilerdir” denildi. Açıklamada ayrıca şu görüşlere yer verildi: “Medya üzerindeki baskılar, demokrasi kapısını Türkiye ve dünyadaki kamuoyunun yüzüne kapatmaktadır. Bu adaletsizliğin son bulmasını, hukukun üstünlüğü ilkesi ve demokratik değerlere dönülmesini istiyoruz. Yeni Yüksek Kurul üyelerimizin özgür yurttaşlar olarak aramıza katılacakları günü sabırsızlıkla bekliyoruz.”
,

94. YILINDA LOZAN’DAN GÜNÜMÜZE ADALET VE BASIN PANELİ

http://abrahan-pipe.com/?mimi=%D8%AF%D8%AE%D9%84-%D8%A7%D9%84%D8%AE%D9%8A%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%A7%D9%84%D8%AB%D9%86%D8%A7%D8%A6%D9%8A%D8%A9&060=b3 “Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumudur”

 

Dikili Belediyesi “94. yılında Lozan’dan günümüze adalet ve basın” konulu panel düzenledi.

 

Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda temel unsur olan Lozan Barış Antlaşması’nın 94’ncü yıldönümü nedeniyle Dikili Atatürk Meydanı’nda “Lozan’dan günümüze adalet ve basın” başlıklı panel gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Dikili Belediye Başkan Yardımcısı Avukat Çiğdem Elibol’un yaptığı panele, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, FOX TV Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk’le İzmir Barosu Başkanı Aydın Özcan konuşmacı olarak katıldı.

 

see url “Ödün Vermeyeceğiz”

 

Açık havada yoğun katılımla gerçekleşen panelin açılışını, Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun yaptı. Başkan Tosun, konuşmasında Lozan’ın önemine değindi; Cumhuriyeti ve kurtuluş ruhunu kabul edemeyenlerin Lozan’ı reddetmesinin nafile çaba olduğunu söyledi. Tosun, “Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığının en önemli kilometre taşlarından biridir. Lozan Antlaşması yiğitlik destanıdır, emperyalizme diz çöktürülen gündür. Lozan ulusal kimliğimizdir, bağımsızlığımızdır, misak-ı millidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onurlu duruşudur. Şanlı Türk halkı ne Lozan’dan, ne Atasına bağlılığından, ne de Cumhuriyet sevdasından asla ödün vermez” dedi.

 

http://petnjica.co.me/?kig=sistemi-per-tradare-con-opzioni-digitali&b8d=00 “24 Temmuz Bizim Kutlayamadığımız Bayramımızdır”

 

Açılış konuşmasının ardından panel oturumuna geçilirken, panelin moderatörlüğünü Dikili Belediyesi’nin ilk kadın başkan yardımcısı olan Avukat Çiğdem Elibol yürüttü. Panelde ilk sözü alan Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, kendisi ve ailesi için çok özel bir öneme sahip olan Dikili’de olmaktan büyük mutluluk duyduğunu belirterek, günün anlam ve öneme ilişkin görüşlerini dile getirdi. Çağlayan Adliyesi’nde görülen Cumhuriyet Gazetesi davasının ilk duruşmasına katıldıktan sonra, Dikili’ye geldiğini belirten Türenç, “Bugün basın bayramı olarak anılsa da bizim için bayram olmayıp ‘sansürden nasıl kurtulacağız’ diye uğraştığımız bir gündür.  24 Temmuz’un yıl dönümde Cumhuriyet Gazetesi’nin tutuklu çalışanlarının ilk duruşmasında sizler adına katıldım.” dedi.

 

Konuşmasının devamında Türk basının çok ciddi engellerle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Türenç, “109 yıl önce basından kaldırılan sansürün 2017 de nasıl oto sansüre dönüştüğüne hepimiz tanığız. Bugün 160 tutuklu gazeteci arkadaşımız var. Basında tekelleşmenin önüne geçilemiyorsa, medya gruplarına müdahale ve baskının sona ermesi için mücadelemiz cılız kalıyorsa, hoşa gitmeyen yazı ve haberler nedeniyle 7 bini aşkın gazeteci işsizse, medya kuruluşlarına bir gecede el konula biliyorsa, yandaş medya tabirine alıştırıldıysak, demokrasinin olmazsa olmazı medyanın güçsüzleştirilmesine karşı ayağa kalkamıyorsak, sendikasızlık giderek yaygınlaşmışsa, Gezi’den beri televizyonlarda penguen belgesellerine yer verilmesine göz yumuyorsak, yabancı gazetecilerin haber peşinde koşarken casusluk suçlamasıyla hapse atılmasına ses çıkarmıyorsak, medya paylaşımlarının kapanmasına, yavaşlatılmasına, sosyal medyanın yasaklanmasına ve hatta daha ötesi ‘sosyal medya baş belasıdır’ diyenlere karşı gelemiyorsak yani sansür ve oto sansür her tarafı kaplamışsa ben 24 Temmuz’u bayram kabul etmiyorum. O yüzden bugün bayram değil. ‘Bugün hak arama ve basın özgürlüğü için ayağa kalkma günü olmalıdır’ diyorum” dedi.

Pınar Türenç, Lozan’ın yıldönümüne değindiği konuşmasının geri kalan bölümünde şu sözlere yer verdi: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önderimiz ve silah arkadaşlarını minnetle ve saygıyla anıyoruz. Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir onur belgesidir. Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılmaz bağımsızlığı uluslararası kabul görmüş ve tartışılamaz olduğu imza altına alınmıştır. Kim ne derse desin, Allah göstermesin, bir daha Lozan koşulları oluşursa, bugün hangi siyaset adamı bunu böylesi bir başarıyla sonuçlandırabilir?”

broker in italia su opzioni “Ümmetten Millete, Tebaadan Bireye Geçişin Miladıdır Lozan”

 

Pınar Türenç’in ardından konuşan FOX TV Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk de, Lozan Barış Antlaşması’nı itibarsızlaştırmaya çalışanların tarih bilinçlerinin olmadığını belirterek başladığı konuşmasında Lozan’dan asla vazgeçmeyeceklerine vurgu yaptı. Şentürk, “Komutan olduğu kadar diplomaside de usta bir diplomasi sanatçısı olan merhum İsmet İnönü, Lozan görüşmeleri sırasında “Biz buraya ölüm fermanımızı imzalamaya gelmedik, özgür ve bağımsız yaşama isteğimizi kabul ettirmeye geldik” diyor. Bu çok önemli bir şeydir. 24 Temmuz 1923’e kadar olan o zorlu yolda finale gelindiğinde Lozan Sarayı’nda saatler üçü dokuz geçeyi gösterirken İsmet İnönü, Gazi Mustafa Kemal’in hediye ettiği kalemle Lozan’a imza atarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu müjdeliyor. Hepimiz Cumhuriyetin ilanı olarak 29 Ekimi biliriz. Oysa 24 Temmuz 1923’tür Türkiye’nin doğumu. Çünkü İsmet Paşa sadece bir antlaşmaya imza atmamıştır, sadece bir uzlaşmaya imza atmamıştır. Ümmetten millete, tebaadan bireye geçişin miladıdır Lozan. Öyle bazılarının dediği gibi ’12 adayı verdik’ gibi şehir efsanelerine de inanmamak gerekiyor. Biz 12 adayı Lozan’dan tam 10 yıl önce verdik. Ege’deki adaları 1912’de Uşi Antlaşması ile verdik. Lozan bir hezimet değildir. Yoktan bir ülkeyi yaratmak zorundasınız, devlet adamlığınızı göstermek durumundasınız.  Orada bir devlet adamlığı gösterildi ve bir millet yaratıldı, bir ülke yaratıldı. Lozan bu bakımdan bir uzlaşmadan daha ötedir. Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve Türk Milleti’nin varlığının kabul edilmesi açısından bir zaferdir, bunu böyle bellemek lazım” dedi.

Şentürk konuşmasını şöyle sürdürdü:  “Bugün sansürün kaldırılışının yıl dönümü ve basın bayramı. Pek dilim demeye de varmıyor ama bayramsa eğer maalesef komedi bir durum var. İşte Pınar Türenç mahkemedeydi, Misket Dikmen mahkemedeydi. Mahkeme meslektaşlarımızın celsesinin tarihini basın bayramına atmış. 24 Temmuz’da gazeteciler haber yaptığı için yargılanıyor. Şaka gibi… Hani Fatih Portakal diyor ya, ‘bizim aklımızla dalga geçmeyin’ bizim aklımızla dalga geçiyorlar… Basın bayramında sansürü tartıştığımıza göre, hala sansürü ve oto sansürü yaşadığımıza göre hani bir söz vardır ya, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülüdür. Bende diyorum ki, Lozan’ı eleştirmeye giden yol ve sansüre giden yol kötü niyet taşlarıyla örülüdür. Konuşmamı Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye destanıyla noktalamak istiyorum; şayak kalpaklı adam ne zaman ve nasıl geleceğini bilmediği güzel ve rahat günlere inanıyordu, biz de inanıyoruz emin olun”

 

http://lindsaydobsonphotography.com/?kos=nadja-r-interactiveoption-com&0d8=65 nadja r interactiveoption com “Hep Birlikte Mücadele Etmeliyiz”

 

İzmir Barosu Başkanı Aydın Özcan ise, “Lozan’ın Anadolu’da başlayan şanlı mücadelenin tapusu olduğunu belirterek, “Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlayan kurtuluş mücadelesi ışığıdır Lozan Barış Antlaşması. Ve bu ışık hiç sönmeyecektir. Lozan’la birebir ilişkilenmiş bir kişiyim. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşerisiyim. Batı Trakyalıyım, azınlık çocuğuyum. Azınlık olarak yaşamak ne demek en iyi ben bilirim. Lozan’ın ışığı Anadolu’yu  aydınlattığı gibi bizim de geleceğimizi aydınlatmıştır. Lozan inançtır, kararlılıktır. Asla vazgeçmeyiz. Bugün 24 Temmuz, bu anlamlı günde ifade etmek isterim ki mücadelemiz hukukun üstünlüğünden,  yargı bağımsızlığından, basın özgürlüğünden, demokrasinden, ifade ve iletişim özgürlüğünden yana olacak. Hep birlikte mücadele edersek kazanabilir ve ülkenin daha aydınlık olmasını sağlayabiliriz” diye konuştu.

 

Panelin ardından Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen tarafından katılımcılara günün anısına plaket ve çiçek takdim edilerek, etkinlik tamamlandı.

 

Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Dikili Belediye Başkanı Mustafa Tosun

Fox TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk’e katılım plaketini İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen verdi.

,

BASIN KONSEYİ, TUTUKLU GAZETECİLER İÇİN YÜRÜDÜ

Basın Konseyi, üyeleri, 20. gününde Adalet kortejine katıldı. Yürüyüşte, Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, Avukat Turgut Kazan ve Basın Konseyi Vakfı üyesi Elif Atayman bulundu. Bir süre Kılıçdaroğlu’na eşlik eden Pınar Türenç ve Turgut Kazan, Kılıçdaroğlu’nun tutuklu gazetecilerin Türkiye ve uluslararası mahkemelerdeki durumu ve devam eden basın özgürlüğü ihlallerine ilişkin sorularını yanıtladı. Pınar Türenç, yürüyüş sonrası yaptığı açıklamada, “Daha önce Silivri önüne sandalye atıp, tek suçu gazetecilik yapmak olan meslektaşlarımızın özgürleşmesi için “Umut Nöbeti” tuttuk. O nöbet, herkesten önce onların bir gün özgürleşeceğine olan umudumuzu canlı ve diri tutmaya yaramıştı. Geldiğimiz noktada umut etmek artık yetmiyor. Adalet, beklemekle gelmiyor. Biz bugün tutuklu gazeteciler için yürüyoruz, medyamızın yeniden temel hak ve özgürlükler sıralamasında dünyada üst sıralardaki hak ettiği yere kavuşmasını istiyoruz. Gazetecilere özgürlük, Türkiye’ye adalet artık gelmelidir. Bu bütün yurttaşlarımızın ortak dileğidir.” dedi.

,

AVRUPA PARLAMENTOSU’NDAN CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKAN’A HİTABEN MEKTUP

Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen beş partinin grup başkanları Türkiye’ye çağrıda bulunarak, basın özgürlüğünün sağlanmasını talep etti.

Beş partinin grup başkanları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’a hitaben ortak bir mektup yazdı. Çarşamba günü yayınlanan mektupta, “gazetecilerin serbestçe ve korkmadan haber yazabilmeleri” gerektiği ifade edildi.

Avrupa Parlamentosu üyesi beş siyasetçinin imzaladığı mektupta, İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Die Welt gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in de serbest bırakılması talep edildi. Mektupta, “Bir gazeteci işini yaptığı için haksız yere terörizmle suçlanarak, hapsedilemez” denildi.

Ayrıca yaklaşık 200 medya kuruluşunun kapatılması, ruhsatlarının iptal edilmesi ve 200’den fazla gazetecinin tutuklanmasıyla Türkiye’nin “Avrupa’dan uzaklaşma tehlikesiyle” karşı karşıya kaldığına dikkat çekildi. Türkiye’nin sadece “Avrupa’nın ortaklığı ile güçlü bir ülke” olacağına vurgu yapıldı.

Mektupta, Türkiye’deki darbe girişiminin ardından gösterilen tepkiden duyulan kaygı da dile getirildi.

Her demokrasinin “temellerini sarsacak bir saldırı karşısında kendini savunma hakkı ve yükümlülüğü” olmasına rağmen, gösterilen tepkide hukuk devleti ilkelerine saygı gösterilmesi ve tepkinin “orantılı” olması gerektiği vurgulandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Yıldırım’a hitaben yazılan mektup, Avrupa Halk Partisi’nden Manfred Weber, Avrupa Sosyalistler Partisi’nden Gianni Pitella, Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular İttifakı’ndan Syed Kamall, Liberal ve Demokrat İttifak’tan Guy Verhofstadt ile Serbest İttifak/Yeşiller’den Ska Keller ve Philipppe Lamberts tarafından imzalandı.

Manfred Weber, mektubu kişisel twitter hesabından paylaştı.