“Dünya Basını Özgürlüğü Günü” yani 3 Mayıs, insanı ister istemez halimize ve geçmişimize bir göz atmaya zorluyor.

Son durumumuzla ilgili değerlendirmeyi önce FREEDOM HOUSE isimli (ABD kökenli) düşünce kuruluşuna bırakalım:

Bu kurum 1 Mayıs günü, 197 ülkeden hangisinde basın ne kadar özgür sorusuna yanıt teşkil eden değerlendirmesini açıkladı: Türkiye bu listeye göre bu yıl 120’nciliğe düşmüş. Geçen yıl 117’nci sıradaydı. Yani en kötü ülkeler olarak listenin sonunda yer alan Kuzey Kore, Türkmenistan, Sudan, Özbekistan, Ekvator Ginesi, Suudi Arabistan ve Eritre’ye biraz daha yaklaşmışız.

Sadece FREEDOM HOUSE bunu söylese, “onlar bize düşman” gibi bir gerekçe bulup savuşturabilirsiniz. Oysa “Sınır Tanımayan Gazeteciler” isimli örgüt Türkiye’nin geçen yıl 179 ülke arasında 148’inci olduğunu söylemişti. 2013’de karnemiz daha kötü çıktı 154’üncülüğe indiğimiz açıklandı.

Neden?

Gazeteciler kötü de ondan mı, yoksa ülkeyi yönetenlerin “demokrasi” ile “özgürlük”le başı hoş değil de ondan mı?

Öteki raporlarla örneğin son olarak ABD Dışişleri Bakanlığının yayınladığı “İnsan Hakları” raporunun Türkiye ile ilgili bölümüne girmeyelim. Anadolu’da çok ağır sözleri anlatan bir deyim vardır. “Dirhemini yiyen it, dağa çıkar” derler. ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye’deki “ifade (basın) özgürlüğü” dahil, “insan hakkı ihlalleri” konusunda söyledikleri o kadar ağır. Ama ilamaşallah AKP iktidarı ve o iktidarın oluşturduğu hükümet “bana mısın?” demiyor. Sanki suratlarına yağan tükrüğü  “Allahın rahmeti” sayıyormuş gibiler.

“Dünya Basın Özgürlüğü” gününde ülkemizin halini “yabancıların gözüyle” özetledikten biraz geri gidelim ve geçmişteki durumumuza göz atalım:

“Dünya Basın Özgürlüğü Günü” bu yılki 3 Mayıs’la 20’nci yaşını tamamladı.

Yirmi yıl önce de ülkemizde basın mensupları çok zor ve tehlikeli günler yaşıyordu. Çünkü o tarihte karanlık merkezler “gazeteci katletmeyi”  marifet sanıyordu. Anımsanacaktır:  Uğur Mumcu’yu 1993’ün ilk ayında kaybettik. Ondan önceki aylarda çoğu Güneydoğu illetimizde yaşayan 10 gazeteci “faili meçhul” cinayetlerin kurbanı oldu. Dönemin Başbakanından geldiği anlaşılan talimatla bir gazetenin yönetim binası 1993 yılında bomba patlatılarak havaya uçuruldu.

Tüm bu baskılar bilindiği gibi “iktidarın duyulmasını istemediği gerçeklerin gazeteciler tarafından yazılması” yüzünden yaşandı.

Peki daha önce?

Sultan Abdülaziz gazetecileri “korkutarak” susturmayı denedi.

Korkanlar oldu ama Abdülaziz’in istediği hiçbir zaman  olmadı.

Sultan Abdülhamit gazetecilerin ağzını “rüşvetle” kapatmayı denedi.

Gerçekten rüşvet alanlar oldu ama istenen o zaman da olmadı.

İttihat Terakki “öldürerek susturmayı” denedi ama başaramadı.

Mütareke döneminde gazetecileri “satın alarak” susturma yolu denendi. Gerçekten bazılarını satın aldı ama istenen olmadı.

Devrimler Türkiyesini yani 19 Mayıs 1919 ile 10 Kasım 1938 arasını atlıyorum çünkü devrimler döneminin metotları tartışılmaz. O dönemin sadece sonuçlar tartışılır. O da bana sorarsanız, tüm ulusal tarihimizin belki de en muhteşem başarı hikâyesidir.

Büyük Atatürk’ün vefatından sonraki savaş yılları her ülkede olduğu kadar Türkiye’de de basına baskı uygulanan dönemdi. Ama onun bir çözüm olmadığını gören İsmet İnönü, “konuşma ve yazma”  yolunu açtı. “Çok partili yaşama”  ve “demokrasiye” geçti. Göreceli bir “özgürlük” dönemi başladı.

Ama “demokrasiyi özümsemeyen” iktidar sahipleri basını tekrar baskı altına aldı. Nitekim Demokrat Parti,  –özellikle 1955’den itibaren- basını susturmak için tekrar gazetecileri hapse atmayı denedi. Olmadı.

1961 Anayasasının yürürlükte kaldığı 1961-80 arası en azından yasal yönden eskisine kıyasla daha özgür sayılabileceğimiz bir dönemdi. Ama o da aslında yeterli bir özgürlük ortamı sayılmazdı.

12 Eylül yılları, askeri zihniyetin baskısı altında geçti. Maksat ötekilerden farklı değildi. Nitekim basın bu olağandışı dönem tehditlerinin, gazete kapatma, gazete toplatma uygulamalarının hedefi oldu. Bir kısım aydınlar, yayıncılar, yazarlar tutuklandı. Bir kısım insanlar korktu, ama iktidar gücünü elinde tutanlar hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadı çünkü toplum kendi içinden her zaman  “gerçekleri” söyleyen birkaç kişi üretmeyi başardı.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok ve Turan Dursun gibi “Türkiye’deki laik rejimi kendi rejimi için tehlike sayan bir komşu devletin” Türkiye’de kiraladığı tetikçiler tarafından öldürüldüğüne inandığım aydınları bu kategoriye dâhil etmiyorum. Uğur Mumcu ile Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı, yazar  Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu’nu  daha başka bir gücün mağdurları/yahut maktulleri olarak görüyorum. Bir başka deyişle onlar siyasi gücün değil, bence ülkemizdeki gerici gücün hedefiydiler.

Ama özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi, tam anlamıyla “tüy” dikti.

AKP fiziki anlamda öldürmüyor. Ama yaşarken öldürmek için her şeyi yapıyor. Korkutmak, çağdaş enstrümanlarla (örneğin TRT’de bol ücretli program yaptırarak) rüşvet vermek, hapse atmak, kişiyi değil tüm bir yayın grubu çökertmek, medyayı itibarsızlaştırmak dâhil her şeyi yapıyor. Çünkü AKP iktidarı kendisini “hukuk”la, “demokrasi” ile, “ahlak”la bağlı saymıyor. Bu değerlerin kendisine de lazım olduğu –artık uzakta olmadığını düşündüğümüz- günü görünceye kadar böyle gidecekmiş gibi görünüyor.

Oktay Ekşi

 

Dünya Basın Özgürlüğü ve Biz

Yazı dolaşımı


Feedback