Taner Erginel

KKTC Emekli Yüksek Mahkeme Başkanı

 

 

 

 

Önsöz

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde uzun süre yargıç olarak  görev yaptıktan sonra 2002 yılında Yüksek Mahkeme Başkanı oldum ve yasal yaş sınırı nedeniyle 2006 yılında emekliye ayrıldım. Emekli olduktan sonra akademik çalışmalar yapmakta ve uluslar arası hukuk toplantılarına  katılmaktayım.

Bu toplantılarda  Türkiye yargısına yönelik çok sert eleştiriler olmaktadır.  Acaba uluslar arası hukukçular niye Türkiye’de verilen Mahkeme kararlarına karşı bu kadar büyük tepki gösteriyorlar? Niye  Türkiye’de verilen bazı  Mahkeme kararlarının hukukla uzak yakın ilgisi olmadığını söyleyip duruyorlar?

Uluslar arası hukuk toplantılarında dikkati çeken husus dünya hukukçuları ile Türkiye hukukçuları  arasında büyük kopukluk olduğudur. Türkiye hukukçuları, Türkiye’de verilen Mahkeme kararlarının  dış dünyada  nasıl değerlendirildiğinin farkında olmayabilirler. Hukuk alanında dünyada meydana gelen değişimleri izlemiyor olabilirler. Maalesef  verdikleri kararların Türkiye’nin saygınlığına ne kadar büyük zarar verdiğini  anlamıyorlar.

Tüm dünyada benimsenen ilkelere göre  bir ceza davasında sanığın yargılanırken serbest kalması ve çok ender haller dışında yargılanma süresince tutuklu olmaması gerekir. Dünya hukukçuları bu ender halleri de azaltma  ve tamamen ortadan kaldırma çabası içindedirler.  O zaman sanıkların özgür kalarak yargılanacaklarını, davalarına özgür bir insanın olanakları içinde hazırlanıp mücadele edeceklerini,  bunun insan haklarının bir gereği olduğunu düşünüyorlar.

Dünyamız tutuklu yargılamayı tamamen ortadan kaldırıp çağ dışı bir anı haline getirme çabası içindedir. Bir çok hukukçu bu ideale erişmek için mücadele etmeyi görev saymaktadır. Türkiye’de ise tutuklu yargılamanın sıradan normal bir yargı süreci olduğu  zannediliyor. Türkiye’de tutuklu yargılanan Sn. Mustafa Balbay, Sn. Tuncay Özkan ve diğer sanıkların  çektikleri acıların temelinde bu yanlış görüşün yattığı  anlaşılmaktadır.

Sanıkların yargılandıkları süreç içinde tutuklu kalması bir çok kişinin gereksiz yere acı çekmesine neden olduğu gibi mahkemelerin adil karar vermesini de engellemektedir.

Tutuklu yargılamanın dünyada en yoğun olarak Türkiyede gerçekleşmesi tüm Türk aydınları için bir sorun olmalıdır.

Kıbrıslı bir Türk aydınının  istenci  ülkesi olan KKTC ile  Anavatanı  olan Türkiye Cumhuriyetinin dünyanın en üstün ve adil ülkeleri haline geldiğini görmektir. Birçok alanda olduğu gibi hukuk alanında da devletler arasında bir yarış vardır. Bazı ülkeler daha adil yargı sistemine sahip olmakla övünmekte ve bundan sayısız avantaj sağlamaktadır. Bazı ülkelerin hukuk sistemleri ise yerlerde sürünmekte ve hukukçuları nasıl bir açıklama yapacaklarını bilememektedir.

Acaba KKTC ve Türkiyenin hukuk sistemlerini dünyanın en adil hukuk sistemleri arasına getirmek mümkün değil mi?

Bir an için böyle bir ideali benimsediğimizi düşünelim. Tahammül edilebilecek vasat bir sistem değil dünyanın en iyi hukuk sistemini  gerçekleştirmeyi amaçladığımızı varsayalım. Acaba böyle bir hedefe ulaşmak için  neler yapmamız gerekiyor?

Ulu Önderimiz Atatürk  Türk Hukuk Devrimini gerçekleştirmeyi düşündüğü zaman dünyanın en adil hukuk sistemini Türkiye’ye getirmeyi amaçlamıştı. O günün koşulları  ve bilgi birikimi içinde daha iyisini yapmak  mümkün değildi. Aradan geçen zaman içinde dünyada büyük değişimler yaşanmıştır. Acaba bugün Atatürk’ün ideali içinde olaya bakmamız ve  dünyadaki en adil hukuk sistemini oluşturmak için çaba harcamamız gerekmiyor mu? Bunun için dünyadaki tüm sistemleri gözden geçirmemiz ve tümünden daha adil bir sistem gerçekleştirmeye çalışmamız gerekmiyor mu?

Bir ülkede hukuk sistemi ne kadar adil olursa  halk o kadar huzurlu ve devlet o kadar sağlam olur. Anavatanımız Türkiye birçok alanda dünyaya örnek olacak başarılar göstermiştir. Bu durum insanın aklına aynı başarıyı  adil hukuk sistemi oluşturma  ve tutuklu yargılamayı ortadan kaldırma mücadelesinde de gösterebileceği düşüncesini getirmektedir. Böyle bir başarıya katkıda bulunmak amacıyla ekteki yasal çalışmayı yaptım ve kolay okunabilmesi için sadeleştirerek her gün bir bölümü yayınlanacak şekilde  8 bölüm haline getirdim. Hazırladığım yazı dizisi “Kıbrıs”  gazetesinde yayınlanmıştır.

Böylece Sn. Mustafa Balbay, Sn. Tuncay Özkan ve haksız yere tutuklu yargılanan diğer sanıklara  manevi borcumu ödediğimi ve Türk yargısında  reform öneren Sn. Bülent Ecevit in isteğini yerine getirdiğimi düşünüyorum.

En erdemli çalışmalardan birinin dünyamızı daha adil bir hukuk sistemine kavuşturmak ve gereksiz yere çekilen acılara son vermek için yapıldığına inanıyorum. Bu onurlu çalışmaya katılmanız  ümidiyle.

1

 

Dünya Basın Konseyleri Birliğinin Çalışmaları

Dünya Basın Konseyleri Birliği (World Association  of Press Councils) (WAPC) gazetecilik mesleğini geliştirme, gazetecilerin  sorunlarını çözme amacıyla kurulmuş derneklerin üye olduğu,  uluslararası bir Birliktir. Birliğe  üye olan Türkiye Basın Konseyinin başkanlığını uzun yıllar Sn. Oktay Ekşi yapmıştı. Kıbrıs Türk Basın Konseyi başkanlığını ise rahmetli dostum Sn. İsmet Kotak yapıyordu.

 

Bir gün Sn. İsmet Kotak’ın  Kıbrıs Türk Basın Konseyine üye olmamı önermesi benim için bir sürpriz oldu. Çünkü gazetecilikle fazla ilgim olmadığını düşünüyordum. Konuyla  ilgim emekli olmadan önce yargıç olarak düşünce ve ifade özgürlüğüne önem veren kararlar vermiş olmam ve yasal konularda yaptığım bazı araştırmaları günlük gazetelerde yayınlamaktan ibaretti. Bu ilginin  Kıbrıs Türk Basın Konseyine üye olmak için yeterli  olmadığını düşünüyordum. Buna rağmen  tereddütlerimi gidererek  öneriyi kabul ettim. Daha sonra uluslar arası toplantılara katılınca  niçin  örgütte hukukçulara ihtiyaç duyulduğunu anladım.

 

Birliğin yöneticileri  Hindistanlı emekli bir yüksek mahkeme yargıcı olan Justice G.N.Ray;   ABD li bir hukukçu olan Mr.Chris Conybeare  ve diğer hukukçular idi.  Birliğin çalışmalarında yasal tartışmalar önemli yer tutuyordu.

 

2010 yılında Nepal’de ve 2011 yılında Hindistan’da yapılan toplantılara katıldım. Bu toplantılarda   Türkiye’de tutuklu  yargılanan  gazeteciler ve özellikle Sn.Mustafa Balbay ve Sn.Tuncay Özkan’ın tutukluluğu tartışıldı.

 

Toplantılarda  Türk  gazetecileri, hukukçuları, siyasileri ve genelde tüm aydınları   yakından   ilgilendiren konuşmalar ve tartışmalar oldu. Bu tartışmaları Türk kamu oyunun bilgisine getirmem gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de yeni Anayasa çalışmalarının   hız kazandığı ve  hapiste olan gazetecilerin sayısının oldukça fazla olduğu bu günlerde Birlik toplantılarında söylenenleri  sizlere anlatmamın  yararlı olacağına inanıyorum.

Nepal’de ve  Hindistan’da Birlik adına yayınlanan bildirilerde Türkiye’de tutuklu yargılanan gazeteciler  sorununa değinilmiştir.  Bu bildirilerde Türkiye’de  gazetecilerin tutukluluğu kınanmakla birlikte  aşırı eleştiriler yapılmış değildir. Bunun nedeni katılımcıların konuyla ilgili tam bir görüş birliğine varamamış olmaları idi.

Acaba Birlik  toplantılarında ortaya çıkan  görüş ayrılıkları nelerdi?  Görüş ayrılıklarının  zaman zaman şiddetli tartışmalara dönmesinin nedeni neydi? Bu konuları öğrenmek isteyenler için  yayınlanan bildiriler fazla aydınlatıcı olmayabilir. Önemli olan arka planda gerçekleşen tartışmalardır. Sizlere bu tartışmaları anlatmaya çalışacağım.

Birlik toplantılarında gerçekleşen tartışmalar Birliği yöneten ve Türkiye’ye uzaktan bakan hukukçularla aramızda geçiyordu. Türkiye ekibinde hukukçu olmadığı için konuşmak daha çok Kıbrıs’tan  gelen bizlere  düşüyordu. Tüm katılımcılar  düşünce ve yayın özgürlüğünün  şaşmaz savunucuları idik . Tümümüz  gazetecilerin yazdıkları yazılar nedeniyle cezalandırılmalarının yanlış olduğunu düşünüyorduk.  Gazetecilerin tutuklu  yargılanmasına ise şiddetle karşıydık. Ancak konunun ayrıntılarına girdikçe ve sorun Türkiye’nin kınanmasına gelince aramızda  görüş ayrılıkları ortaya çıkıyordu.

 

Sanıkların tutuklu yargılanmasına ilişkin görüşler

 

Dünya Basın Konseyleri Birliğini Yöneten hukukçular  gazetecilerin tutuklu yargılanması  konusunda   Türkiyenin insan haklarını açıkça ihlal ettiğini düşünmektedirler. Bu nedenle  Türkiye’yi  şiddetle  kınayan bildiriler yayınlamak istemektedirler.

Biz ise  tüm okların Türkiye’ye yönelmesinden rahatsızdık.  Anavatanımız Türkiye’nin  açıkça kötülenmesini içimize sindiremiyorduk. Sorunun daha geniş  bir çerçevede  ele alınmasını,  tüm dünya gazetecilerini koruyacak devrim niteliğinde görüşler benimsenmesini ve bu yönde mücadele edilmesini  istiyorduk.

Düşünce ve ifade özgürlüğünü benimsediğimiz için hepimiz gazetecilerin suç işlemekle itham edilmesine karşı idik. Ancak konunun önemli olan yönü bu değildi. Katılımcıların büyük önem verdiği ve büyük tepkilere neden olan yönü bir gazetecinin yargılandığı süreç içinde  aylarca ve bazen yıllarca tutuklu kalması idi. Bu durumun hukuk dışı ve insanlık dışı olduğu görüşü egemen oluyordu.

Tutuklu yargılanan gazeteciler sorunu süratle genelleşiyor ve diğer tüm tutuklu yargılananların haklarını savunmaya dönüşüyordu.  Böylece gazetecilerin tutuklu yargılanması  daha büyük  bir sorunun parçası haline geliyordu. Gazeteci olsun veya olmasın acaba niye Türkiye’de o kadar çok kişi mahkum olmadan önce gözaltında veya tutuklu kalıyor ve tutuklu yargılanıyordu?  Acaba bu  sorunu çözmek için  ne yapmak gerekiyordu?

Bir tartışmada  görüş ayrılığı otaya çıktığı zaman genellikle herkes kendi bildiğini tekrarlayıp durur. Bu hatalı bir yaklaşımdır.  Doğru olan soru sormasını bilmek  ve karşı tarafın söyledikleri ile yetinmeyerek ne düşündüğünü de anlamaya çalışmaktır. Çünkü bir insanın aklında olan düşünce daha sonra söylediği sözlere ve yaptığı işlere  yansıyacaktır.

Birliğin yöneticisi hukukçular Türkiye’de ceza davalarında bir çok kişinin tutuklu yargılanmasının bir anormallik olduğunu düşünüyor ve  nedenini  Türk ulusunun karakterinde görüyorlardı. Onlara sorular sordukça ve konuşmalarına fırsat verdikçe Türkiye ve Türk ulusu hakkında ne kadar   olumsuz düşünceleri olduğu  ortaya çıkıyordu. Türkiye’de yargının  bağımsız olmadığını, adalet kavramının gelişmediğini ve bir hukuk trajedisi yaşandığını  düşünüyorlardı.

Onlara göre dünyanın başka hiçbir ülkesinde  bu kadar insafsız  ve vicdansız kararlar verilmiyordu. Henüz mahkum olmamış suçlu olduğu kanıtlanmamış bir çok kişinin  tutuklanması ve aylarca bazen yıllarca tutuklu kalması açıklanabilecek bir durum değildi.

Birliği yönetenlerin karşısında olan ve onlarla tartışan bizler de  gazetecilerin veya diğer sanıkların  tutuklu yargılanmasına şiddetle karşıydık. Ancak bunun Türkiye’ye özgü bir sorun olmadığını öne sürüyorduk. Bize göre tutuklu yargılama  tüm dünyada mevcut genel bir sorun idi ve çözülmesi için genel  bir mücadele verilmesi gerekiyordu.

 

Karşılaştığımız bu sorunu tarihte kalmış, insanlığın büyük acılar çektiği ve mücadeleler  vererek kurtulduğu  felaketlere  benzetiyorduk. İnsanlığın tutuklu yargılama felaketinden   kurtulacak aşamaya geldiğini düşünüyor ve bu nedenle Birliğin bu hedefe ulaşmak için dünya çapında bir mücadele vermesini istiyorduk.

 

Türkiye’nin devrimde öncü rol üstlenebileceği görüşü

Aramızdaki görüş ayrılığının bir nedeni kuşku yok ki Anavatanımız Türkiye’ye olan duygusal bağlılığımız idi. Ancak bunun yanı sıra başka  nedenler daha vardı. Bazı alanlarda Türkiye’nin diğer ülkelerden ileride olduğunu ve diğer ülkelerin gerçekleştiremediği başarıları gerçekleştirdiğini biliyorduk. Bu nedenle tutuklu yargılamayı sona erdirecek mücadelede de  öncü rol üstlenebileceğini savunuyorduk. Böyle bir mücadelede Türkiyenin tüm dünya hukukçularının takdir  edeceği kıvanç duyacağımız bir başarı göstermesini ümit ediyorduk.

Birlik hukukçuları insan haklarını ihlal eden ülkelerle ilgili kara listeler oluşturmuştu. Sanıkların mahkum olmadan önce tutuklu kaldıkları ve böylece insan haklarının ihlal edildiği ülkelerin başına Türkiye’yi koymuşlardı. Listenin başında Türkiye’nin bulunması bizi üzüyordu. Bilinçli bir mücadele ile Türkiye’nin bu sorunu çözebileceğine ve  hatta bu konuda diğer ülkelere örnek olabileceğine inanıyorduk. Böyle bir başarının Türk hukukunun ve Türk hukukçularının insanlığa en büyük  armağanı olabileceğini düşünüyorduk.

Bu kadar olumlu düşünceler içine girmemizin bir  nedeni geçmişte Türkiye’nin işkence konusunda gösterdiği başarı idi. Dünya Basın Konseyleri Birliğinin işkence konusunda da kara bir listesi vardı  ve geçmişte bu listenin başında yine Türkiye yer alıyordu. Daha sonra Türkiye ismi listeden silindi. Acaba Türkiye bu başarıyı nasıl gösterebilmişti?

Geçmişte Türkiye kadar işkence sorunu olmayan ülkeler  listede yer almaya devam ediyorlardı. Bu durum bir ülkenin işkence sorunundan  kurtulmasının  kolay olmadığını gösteriyordu. Geçen zaman  diğer ülkelere yararlı olmamış, ya hiç gelişme gösterememişler veya çok az gelişme göstermişlerdi. Diğer ülkelerle kıyaslayınca Türkiye’nin gösterdiği başarıyı  mucize olarak  nitelemek mümkündü. Bu olay doğal olarak insanın aklına Türkiye’nin  aynı  başarıyı tutukluluk konusunda da gösterebileceği   düşüncesini getiriyordu. Bu  nedenlerle Birliğin Türkiye’yi suçlamasını değil, tutuklu yargılama sorununu  tüm dünyada ortadan kaldıracak  mücadelede öncü olmaya davet etmesini  istiyorduk.

Bugün Türkiye’de bir sanığın mahkum olmadan önce tutuklu kalması ve tutuklu yargılanması  o kadar sıradan ve normal bir olaydır  ki bunun yargının doğal ve vazgeçilmez bir işlevi olduğu zannedilmektedir.  Acaba bu görüş doğru mu? Gelin  konuyu birlikte inceleyelim. İnanılmaz gibi görünse bile tutuklu yargılamanın büyük bir haksızlık olduğunu ve tüm dünyada ortadan kalkmak üzere olduğunu göreceğiz.

 8 gün sürecek bu yazı dizisinde gazetecilerin ve diğer sanıkların tutuklu yargılanması konusunu çeşitli yönleri ile irdeleyeceğim. Dünya Basın Konseyleri Birliğinde gerçekleşen tartışmaları sizlere anlatmaya çalışacağım. Türkiye yargısına yönelen ağır eleştirileri birlikte yanıtlamaya çalışacağız.  Türkiye ve tüm dünya yargı sistemlerinde insanların gereksiz yere acı çekmesini önleyen bir değişimin gerçekleşebilip gerçekleşemeyeceğini araştıracağız.

2

 

Uluslar arası hukuk toplantılarında Türk yargısına yönelik eleştiriler

Dünya Basın Konseyleri Birliği (World Association  of Press Councils) (WAPC) nin uluslar arası toplantılarında gerçekleşen tartışmaları sizlere anlatmaya başladım. Bir gazetecinin yazdığı yazının suç oluşturabilip oluşturamayacağı ile başlayan tartışmalar, gazetecilerin  tutuklu yargılanmasına yoğunlaşıyor ve daha sonra diğer tüm suçlarda sanıkların mahkum olmadan önce tutuklu kalması ve tutuklu yargılanması  konusuna odaklanıyordu.

Dünyamızın tüm anayasaları ve yasaları  insanların özgür düşünme ve düşüncelerini yayma hakkı olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle  Sn.Mustafa Balbay, Sn.Tuncay Özkan ve diğer gazetecilerin  suçlu olduğunu uluslararası hiç bir hukukçuya kabul ettirme olasılığı yoktur. Ne var ki Birlik toplantılarında bu konu kısa zamanda şekil değiştirmekte ve çok daha ciddi başka bir tatışmaya dönüşmektedir. Uluslararası hukukçuları asıl rahatsız eden ve hukuk dışı olmanın yanısıra insanlık dışı olduğunu düşündükleri olay Sn.Mustafa Balbay ve Sn.Tuncay Özkan ve diğer gazetecilerin mahkum olmadan önce aylarca ve yıllarca tutuklu kalmalarıdır. Bu durumu onlar Orta Çağda  sanıklara yapılan işkenceye benzetmektedirler. Daha sonra Türkiye’de  bu sorunun  sadece gazetecilerle ilgili olmayıp diğer siyasi sanıklarla ve hatta  tüm sanıklarla ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir sanığın bir suçtan mahkum olmadan önce  uzun süre tutuklu kalması kabul edilebilecek bir durum mu? Sanıkların tutuklu yargılanması dediğimiz bu sorunun tüm dünyada ortadan  kalkması gerekmiyor mu?

Biz dünyada tutuklu yargılamanın tamamen ortadan kalkması için bir mücadele başlatmamız gerektiğini düşünüyorduk. Karşı görüşte olanlar ise sorunun Türkiye’ye özgü bir sorun olduğunu öne sürüyorlar  ve Türkiye’yi aşağılayan onur kırıcı bildiriler yayınlamak istiyorlardı.

 

Tutuksuz yargılama gerçekçi bir ideal mi?

Ceza davalarında tutuklu yargılamanın tarihe karışması, sanıkların yargılama süresince tutuksuz kalması ve bu yönde  bir devrim gerçekleşmesi  bir çok kişiye o kadar inanılmaz  gelmektedir  ki bu görüşü savunmak “olmayacak bir duaya amin demeye” benzemektedir. O zaman size şunu öneriyorum. Gelin önyargısız kalalım ve bu konuyu birlikte inceleyelim. Belki de bir çok ülkenin bu hedefe oldukça yakın olduğunu ve dünyamızın bu insanlık dışı olaydan kurtulacağı günlerin fazla uzakta olmadığını göreceğiz. Dünya Basın Konseyleri Birliğinde  veya  diğer yerlerde  bu amaç için uğraşanların hayal peşinde koşmadıklarını anlayacağız. Ülkelerinde bu devrimi gerçekleştirenlerin ve tüm dünyada gerçekleşmesi için çaba harcayanların insanlığa önemli bir hizmet verdiğini düşüneceğiz.

Gazetecilerin tutuklu yargılanması konusunda Birlik toplantılarında ve diğer uluslararası hukuk toplantılarında Türkiyeye yönelik çok ciddi suçlamalar yapılmaktadır. Acaba Türkiye’deki yargıç  kardeşlerimiz bu suçlamaların farkındalar mı?  Mahkumiyetten önce bir sanığın göz altında kalmasına veya tutuklu yargılanmasına karar verirken bu olayın dış dünyadaki etkilerini düşünebiliyorlar mı?  Sanıkların mahkumiyetten önce aylarca veya yıllarca tutuklu kalmasının çağdışı bir olay olarak algılandığını ve Türkiye’nin saygınlığına büyük gölge düşürdüğünü anlıyorlar mı?

Birçok hukukçu tutuksuz yargılamanın  ileride gerçekleşebilecek bir olay olduğunu kabul etmekle birlikte halen dünyamızın bu hedeften çok uzak olduğunu düşünmektedir. O zaman sorun uygarlık düzeyimizin ne zaman bu aşamaya geleceği sorunu haline gelmektedir. Bu soruya şu yanıtı verebiliriz. Belki tutuksuz yargılama aşamasına gelmedik ama hiç değilse bu ideali tartışacak aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Gelin birlikte bu tartışmaya katılalım ve tutuklu yargılamanın çağdışı ve insanlık dışı bir olay olup olmadığını araştıralım.

 

Türkiye yargısında tutuklu yargılamaya ilişkin hükümler 

Türkiye Cumhuriyeti  Anayasasının 19/ 2 maddesi konumuzla ilgilidir. Bu madde şöyledir.

 Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, (kaçmalarını ve  delilleri yok etmelerini önlemek amacıyla) hakim kararıyla tutuklanabilirler.

Bu madde Türk Ceza Usul yasasında ve diğer yasalarda küçük değişikliklerle tekrarlanmaktadır.

19/2.ci maddeyi  okuduğumuz zaman tutukluluk için temel koşulun “sanığın suçluluğu hakkında kuvvetli belirti” olması olduğunu görürüz. Bu bir ön koşuldur. Buna ek olarak kaçma ve delilleri karartma  olasılığı gelmektedir. Önkoşulu incelemeyi daha sonraya bırakarak kaçma ve delilleri yok etme üzerinde duralım.

 

Sanıkların kaçmasını ve delilleri karartmasını önleme olasılığı yok mu?

Birçok olayda sanıkların kaçma veya delilleri yok etme olasılığı yoktur. Dolayısıyla bu durumlarda sanıkların  tutuklu yargılanması yasalara ve Anayasaya aykırıdır. Buna rağmen rutin bir prosedürmüş gibi tutuklu yargılanmaları emri verilmektedir.

Diğer bir çok olayda ise devletin basit bir önlem alarak kaçma ve karartmayı önlemesi mümkündür. Buna rağmen devletin hiç bir önlem alması beklenmeden tutuklu yargılama emri verilebilmektedir. O zaman sormamız gerekiyor. Anayasa bir taraftan yargılama süresince sanıkların kaçmamasını ve delilleri karartmamasını emrederken diğer taraftan devlete de bir görev yüklemiş değil mi? Devletin de sanıkların kaçmasını ve delilleri karartmasını önlemek için tedbir alma yükümlülüğü yok mu? Devletin  bu çabayı gösterip kendi yükümlülüğünü yerine getirme yerine kaçma ve delilleri karartmayı bir bahane olarak kullanıp sanıkları tutuklatması doğru olabilir mi? Böyle bir yaklaşım Anayasaya uygun olabilir mi?

 

Kaçma ve delilleri karartma konusunda devletin görevleri

Bir adım daha ileri giderek şu soruyu da sorabiliriz. Devletin yeni teknik olanaklardan yararlanarak ve yeni birimler oluşturarak sanıkların kaçmasını veya delilleri karartmasını tamamen önlemesi mümkün değil mi? Diyelim ki insan haklarına saygılı, özgürlüğe önem veren  bir devlet insanlığın takdir edeceği bir devrime imza atmak istiyor. Yeni teknolojik olanaklar  sağlayarak ve yeni birimler oluşturarak  bu hedefe ulaşamaz mı?

Teknik olanaklar arasında elektronik kelepçe ilk akla gelendir. Elektronik kelepçe takılan   bir kimsenin 24 saat nerede olduğunu saptamak mümkündür.  Buna benzer başka teknik olanaklar da bulunabilir. Bu durumda duruşma günü mahkemeye gelmeyen bir sanığın yerini saptamak ve tutuklayarak mahkemeye getirmek niçin zor olsun? Her an bulunduğu yerin bilindiğinin farkında olan ve tutuklanıp mahkemeye götürüleceğini bilen bir sanık niye gününde mahkemeye gelmesin?

Delillerin karartılması konusunda da  durum aynıdır. Her suç işlendiğinde soruşturma için   bir ekip görevlendirilse, bu ekip başka herhangi bir iş yapmadan ilk fırsatta delilleri toplayıp koruma altına alsa, delilleri karartma olasılığı kalır mı? Dünyanın bazı ülkelerinde ilk bir kaç günde tüm deliller toplanıp koruma altına alınabildiğine  göre  niçin diğer ülkeler aynı özeni gösteremesin. Diyelim ki alınan tedbirlere rağmen bir sanık  kaçmaya veya delilleri karartmaya teşebbüs etti. O zaman savcılığın işi daha da kolaylaşacak değil mi?

Kaçmaya ve delilleri karartmaya teşebbüs eden kişi kendi aleyhine en ağır delili oluşturmuş olacak ve suçlu konuma düşecektir. Niçin kaçmaya ve delilleri karartmaya teşebbüs ettiğini açıklaması kolay olmayacaktır.

Bir olayda sanığın kaçmaması ve delilleri karartmaması için önlem alındığını düşünelim. O noktadan sonra teşebbüsü saptamak çok  kolay olmalıdır. Mevcut durum belli olduğuna göre teknolojik olanaklarla değişiklik girişimi çok kolay saptanabilmelidir.

Diyelim ki bir olayda sanığın kaçabileceği ve delilleri karartabileceği konusunda  tereddüt ortaya çıktı. Sanık kendisi ek güvenceler vererek bu tereddüdü ortadan kaldırabilmelidir. Eğer amaç gerçekten sanığın  kaçmasını ve delilleri karartmasını önlemekse niçin sanık kendisi  bir   güvence vererek tereddüdü ortadan kaldıramasın?

 

Kaçma ve delilleri karartmaya teşebbüs

Kaçma veya delilleri karartma teşebbüsünden sonra sanığın tutuklu yargılanması için haklı bir gerekçe ortaya çıkacaktır. Böyle bir kişi tutuklu yargılandı diye  kimse devleti suçlayamayacaktır. Kaçmaya veya delilleri karartmaya teşebbüs eden kişinin “tutuklu yargılanması”  tutuklu yargılama sayılmayacaktır çünkü o kişi  kendi kendini tutuklatmış olacaktır. Soyut kaçma ve delilleri karartma ihtimali var diye bir kişiyi tutuklamak başka şeydir,  kaçmaya ve delilleri karartmaya teşebbüs ettikten sonra tutuklamak başka.

Kaçma ve delilleri karartma olasılığına karşı devletin önlem alması ve sadece böyle bir teşebbüsten sonra sanıkları tutuklatması zahmetli olacak ve işleri uzatacak değil mi? Bu soruya “Hayır” yanıtını verebiliriz.  Çünkü bir çok ülkede örneğin Anglosakson hukuk sistemini uygulayan ülkelerde bu yöntem şu anda  büyük ölçüde  uygulanmaktadır.  Sanıkların kaçması önlenebilmekte ve  bir kaç gün içinde suça ilişkin tüm deliller toplanıp koruma altına alınabilmektedir. Bu nedenle bu ülkelerde şüphelilerin ve sanıkların tutuklanması  gittikçe daha ender hallerde gerçekleşmektedir.

Tüm bu gerçeklerden ve değerlendirmelerden sonra kendi kendimize şu soruyu sorabiliriz. Yasalarını değiştirerek, ek teknik olanaklar sağlayarak, ve yeni birimler oluşturarak devletlerin  tutuklu yargılamaya son vermesi olanaksız mı? İnsanlığın çektiği acılardan kurtulmasını ve daha insanca yaşamasını arzu eden bizlerin dünya devletlerini bu hedefe yönlendirmemiz gerekmiyor mu?

Erdemli bir insanın özelliği diğer insanların acılarını ve mutluluklarını paylaşabilmektir. Şu anda Türkiye dahil bazı ülkelerde tutuklu yargılama o kadar büyük bir sorundur ki bu sorunu ortadan kaldırmak için mücadele eden ve tutuklu yargılanmayı ortadan kaldıran bir Hükümet  uygarlık tarihinde yıldız gibi parlayacaktır.

Teknik olanaklardan yararlanılması halinde tutuklu yargılamaya gerek kalmayacağını gördük. Şimdi de Türkiye’nin tutuklu yargılamalar nedeniyle uluslar arası platformlarda suçlanmasını nasıl önleyebileceğimizi araştırabiliriz. Bunun için Türkiye yasalarını incelemeye, hatalarını  saptamaya ve hukukun nasıl olması gerektiğini araştırmaya başlayabiliriz.

3

 

Türkiye’de tutuklama ile ilgili  yasalarda çelişkiler

Tutuklu yargılamanın gereksiz olduğunu, çünkü Anayasada yer alan  kaçma ve delilleri karartmanın yeni teknik olanaklarla önlenebileceğini gördük. Hemen ekleyelim ki tutuklu yargılama ile ilgili sorun sadece pratikte gereksiz olması değildir.  Tutuklu yargılama hukukun temel ilkelerine de  terstir.

Orta çağda Avrupa’da  sanıklara suçlarını kabul etmeleri için yapılan  işkenceye  benzeyen bir olaydır. Şüphelilere suçlarını kabul etmeleri için işkence yapılıyordu. Şüpheli suçunu itiraf etmediği süre işkenceye devam ediliyordu. Böylece itiraf etmeyen işkenceden ölüyordu. İtiraf eden ise suçunu kabul ettiği için öldürülüyordu. Bu olayları  anımsayınca insanlığın geçmişte çektiği acıların büyüklüğünü ve geçirdiği  aşamaları daha iyi anlıyoruz.

 

Suçsuzluk ilkesi

TC Anayasası nın 38/ 4  maddesi şöyledir.

 “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

Bu cümleler geçmişte “masumiyet karinesi” denilen suçsuzluk ilkesini ifade etmektedir.

KKTC Anayasasının  18/4 maddesi  farklı değildir ve şöyle demektedir.

“Bir suçtan sanık herkes, suçluluğu yasaya uygun olarak ispat edilinceye kadar suçsuz sayılır.”

Suçsuzluk ilkesi sadece Türkiye ve KKTC  Anayasalarında değil hemen tüm ülkelerin anayasalarında  ve uluslar arası insan hakları sözleşmelerinde vardır.

Bu durumda sormamız gerekiyor.

Hukuk ilkelerine göre suçsuz kabul edilen bir insanın yargılama süresince aylarca ve bazen yıllarca tutuklu kalması doğru olabilir mi?  Bu tutukluluk ne isim verilirse verilsin gerçekte yasaların suçsuz kabul ettiği  bir kişiye verilen ceza değil midir? Bir kişi mahkum oluncaya kadar suçsuz kabul edildiğine  göre kefaletle veya diğer önlemlerle serbest kalması ve suçlu olduğu kanıtlandıktan sonra ceza görmeye başlaması  hukuk ilkelerine daha uygun değil mi?

 

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin tutuklu yargılanması

TC Anayasasının 19/2 maddesine göre suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, (kaçmalarını veya delilleri karartmalarını önlemek amacıyla) tutuklanabilirler.

Bir sanığın kaçmasını  ve delilleri karatmasını önlemek için tutuklanabileceği, hemen tüm dünya devletlerinin anayasa veya  yasalarında mevcut bir ilkedir. Bir çok kişi 19/2 maddedeki temel koşulun yani suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin tutuklanabileceği koşulunun  da  tüm dünyada geçerli olduğunu zannetmektedir. Halbuki gerçek böyle  değildir. Bu koşul KKTC  Anayasasında olmadığı gibi  dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunun anayasa veya yasalarında da yoktur. Daha açık bir ifade ile Anglosakson hukuk sistemini uygulayan ülkeler bu ilkeyi benimsemiş değillerdir. Bu ilke kendi içinde çelişkilidir  ve büyük adaletsizliklere neden olmaktadır.

Bir kişinin  suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunmasının ne  anlama geldiğine bakalım. Bu ilkeye göre yargıç tutuklanma talebiyle önüne getirilen sanığın aleyhindeki delilleri gözden geçirecek ve sanığın söz konusu suçu işlediğine dair kuvvetli belirti görmesi halinde tutuklanmasına emir verecektir. Diğer bir ifade ile yargıç sanığın ileride mahkum olma olasılığı bulunup bulunmadığına bakacaktır. Eğer sanığın ileride mahkum olma olasılığı varsa tutuklu kalmasında sakınca görmeyecektir.

O zaman sormamız gerekiyor. İleride mahkum olma olasılığı olan bir kişinin beraat etme  olasılığı da yok mu? Hukuk ilkelerine göre bir sanığın mahkum oluncaya değin suçsuz kabul edildiğini gördük. Şu halde  bir  ceza davasında yargılanan sanık  yargılandığı süreç içinde hem yasalar tarafından suçsuz kabul edilmektedir,  hem de suçsuzluğunun  kesinleşme yani beraat etme olasılığı vardır. Bir kişinin böyle bir süreç içinde tutuklanarak ceza görmeye başlaması doğru olabilir mi?

 

Temel koşulun tutarsızlığı ve sakıncaları

Suçluluğa dair kuvvetli belirtiler olması koşulu teorik açıdan da tutarlı olmayıp kendi içinde  çelişkilidir. Çünkü hem bir sanığın ileride suçsuzluğunun ortaya çıkabileceğini kabul etmekte hem de  cezalandırılmasına yeşil ışık yakmaktadır. Bunun yanı sıra pratikte de büyük sakıncalar ortaya çıkarmakta ve adil yargılamaya gölge düşürmektedir.

Bir ceza davasında yargıç son kararını duruşma sonunda tarafların sundukları tüm delilleri inceledikten  ve iddialarını dinledikten sonra verir. Yapılan argümanlar ışığında yargıç  yasaları yorumlayarak yasalara yeni bir anlam vermek zorunda kalabilir. Şu halde yargılamayı yapan mahkemenin vereceği son  karara değin yargıcın  nasıl karar vereceği belli değildir. Belki de yargıcın kendisi de son güne kadar sonucun ne olacağını bilmemektedir. Yargıç lehte olan delilleri terazinin bir kefesine, aleyhte olanları diğer kefesine koyarak bir tartma işlemi gerçekleştirecektir. Suçluluğu gösteren deliller olmasına rağmen makul  şüphe yaratacak delillerin  ortaya çıkması  halinde sanığı beraat ettirecektir.

Bir yargıcın adil ve doğru karar verebilmesi için tartma işlemini ön yargısız ve özgürce yapabilmesi gerekir. Yargıç kuvvetli deliller var diye  aylarca veya yıllarca tutuklu kalan bir  sanığın davasında özgür bir yargılama yapabilir mi? Böyle bir davada yargıç sanığı beraat ettirme mi yoksa  mahkum edip  mahkemenin  önyargısının doğru olduğunu  kanıtlama eğilimi içinde mi olacaktır? İlk aşamada verilen tutuklu yargılama emri dava sonunda verilen kararı da etkileyecek ve bu karara gölge düşürecek değil mi?

 

Kontinental ve Anglosakson sistemlerin farkı

TC Anayasasının 19/2 maddesinde yer alan ilke Türk ceza usul yasalarında ufak değişikliklerle tekrarlanmaktadır. Aynı ilke Türkiye’nin ceza ve ceza usul yasalarını aldığı İtalya ve Almanya’da da vardır. İncelediğimiz zaman bu beğenmediğimiz ve eleştirdiğimiz  ilkenin aslında Türkiye’ye veya  her hangi bir ülkeye ait  olmayıp  Kontinental sisteme ait bir ilke olduğunu  görürüz. Dünyada Kontinental sistemden farklı olarak uygulanan bir de Anglosakson sistem vardır. Acaba Anglosakson sistemin tutukluluğa ilişkin benimsediği ilke nedir?

Uluslararası hukuk toplantılarında Kontinental ve  Anglosakson sistemde yetişen ve bu sistemlerden birini uygulayan hukukçuların diğer sistemi tanımadıkları gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Dünya Basın Konseyleri Birliğini yöneten hukukçular Anglosakson sistem içinde yetiştikleri için Türkiye’deki durumu anlamıyorlar ve Türk insanının karakterinden kaynaklanan hukuk dışı ve insanlık dışı bir durumla karşı karşıya  olduklarını düşünüyorlar.

Türkiye’deki yargıçlar ise dünyanın bir çok ülkesinde uygulanan Anglosakson sistemde bir sanığın ne kadar ender hallerde tutuklandığının farkında değildirler. Genellikle hemen her suçlunun belirlenen günde mahkemeye gelmesi için önlem alındıktan sonra serbest kaldığını ve sanık serbestken duruşma yapıldığını bilmiyorlar. Bu nedenle tutuklu yargılama konusunda Türkiye’nin kara listenin başında yer almasına ve saygınlığına gölge düşmesine fırsat veriyorlar.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları

Birçok kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  nin tutuklulukla ilgili kararlarının adil olduğunu ve Türkiye’deki tutuklama sorununun çözülmesine katkıda bulunacağını zannetmektedir. Acaba bu görüş doğru mu?

Her şeyden önce AİHM  kararlarını sürekli izleyen hukukçular bu kararların  ne kadar büyük çelişkiler ve tutarsızlıklar içerdiğini bilmektedirler. Bu mahkemenin gerçek bir yargı organı değil  yarı siyasi bir kuruluş olduğunu düşünenler de vardır.

AİHM   Avrupa Konseyine üye devletlerin mahkemelerinde verilen kararların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olup olmadığını denetleyen bir mahkemedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tutukluluk konusunda benimsediği ölçü ise çok  genel ve belirsiz bir ölçüdür. Bu ölçüye göre tutukluluğun “makul olması” ve “makul bir süreyi geçmemesi” halinde insan haklarına aykırılık yoktur. Acaba tutuklulukta makul olan ve makul olmayan süreleri  ayıran sınır nerededir ?

Doğal olarak Mahkeme tüm üye devletlere  uygun orta bir yol bulmaya çalışmaktadır. Bu nedenle sadece aşırıya kaçan sıra dışı tutuklamaları önlemeye  çalışmaktadır. Diğer bir ifade ile üye devletlerdeki tutuklamaları tahammül edilebilecek  bir sınıra çekme çabası içindedir.

Dünya Basın Konseyleri Birliği toplantılarında Türkiye’deki tutukluluk olaylarını tartışan bizlerin AİHM  kararlarında bir ümit ışığı görmemiz  söz konusu  değildir. Çünkü bizim isteğimiz Türkiye hukuk sisteminin  tahammül edilebilecek bir sınıra çekilmesi değil dünyaya örnek olacak en adil sistemlerden biri haline gelmesidir.

Yazı dizisinin yarınki bölümünde Türkiye yargısının uluslararası platformlarda çok ağır şekilde suçlanmasının nasıl önlenebileceğini ve örnek bir yargı oluşturmak için neler yapılması gerektiğini incelemeye başlayacağız. Bunun için dünyadaki hukuk sistemlerini öğrenmeye çalışacağız.

  

4

 

Dünyada hukuk sistemleri

Dünya hukukunu geliştirmek isteyen hukukçular bir sanığın mahkum olmadan önce tutuklanmasının ve yargılama süresince tutuklu kalmasının haksız ve insanlık dışı bir olay olduğu görüşündedirler. Tutuklu yargılamanın gereksiz olduğunu ve gereksiz olduğu kadar da hukukun temel ilkelerine ters olduğunu düşünüyorlar. Mahkum olmamış yani suçsuz olduğu varsayılan  ve beraat etme olasılığı olan bir kişinin  yargılama süresince tutuklu kalmasını insanlık dışı bir olay olarak görüyorlar. Dünya devletlerini bu insanlık dışı olayı sona erdirmeye davet ediyorlar. Acaba tutuklu yargılamayı sona erdirmek kolay mı? Bir çok hukukçu bunun erişilemeyecek bir hayal olduğunu zannetmektedir.

Ne var ki yaptığımız araştırmalarda Anglosakson hukuk sistemindeki ülkelerin  bu hedeften fazla  uzak olmadıklarını görüyoruz. O zaman sormamız gerekiyor. Acaba Anglosakson ülkeler tutuklu yargılama sorununu kısmen de olsa çözmeyi nasıl başarabildiler?  Acaba onların başarısı diğer  ülkeler için yol gösterici olamaz mı?  Bu soruya doğru yanıt verebilmek için Anglosakson sistemi tanımamız ve niçin daha başarılı olduğunu anlamamız gerekiyor.

Bilindiği gibi dünyada üç  hukuk sistemi vardır. Kontinental, Anglosakson ve Dinsel hukuk sistemleri. Dünya devletlerinin büyük çoğunluğu ya  Kontinental ya da  Anglosakson hukuk sistemini uygulamaktadırlar. Az sayıda ülkede ise Dinsel hukuk sistemleri uygulanmaktadır. Kontinental sisteme “Sivil Hukuk” da denmektedir.  Anglosakson sisteme ise İçtihat Hukuku” veya  “Common Law” isimleri de  verilir.

Türkiye’de uygulanan sistem Kontinental  hukuk sistemi olup kaynağını Roma hukukundan almıştır. Fransada şekillenmiş ve  Kıta Avrupasına, oradan da tüm dünyaya yayılmıştır. Anglosakson hukuk sistemi ise  İngilterede oluştuktan sonra İngiliz kolonilerine geçmiş ve oradan  dünyaya  yayılmıştır.

Hukukçular yetiştikleri ülkeye göre bu sistemlerden birini tanırlar. Dünyada  üç sistemin üçünü de tanıyan hukukçu yok gibidir. Kontinental ve Anglosakson hukuk sistemlerinin ikisini tanıyan hukukçu bulmak da oldukça zordur. Çünkü bir hukuk sistemini tanımak için akademik eğitim yeterli olmayıp pratikteki uygulamaları da bilmek gerekir. Bu konuda en şanslı hukukçular KKTC hukukçularıdır. Çünkü Türkiye’yle yakın ilişkiler nedeniyle  Kontinental  sistemi,  geçmişten kalma uygulama nedeniyle de Anglosakson sistemi tanımaktadırlar.

 

Kontinental ve Anglosakson sitemlerin kıyaslanması

Tutuklu yargılama açısından iki sistemi kıyasladığımız zaman daha ilk bakışta Anglosakson sistemin   üstün özellikleri olduğunu görürüz. Anglosakson sistemde tutuklu yargılama ender hallerde gerçekleşmektedir. Bu ender haller de genellikle haklı gerekçelere dayandığı için  verilen kararlara karşı ciddi bir şikayet olmamaktadır.

Dünya Basın Konseyleri Birliğini yöneten hukukçuların Türkiye’yi kınamak istemelerinin ve  sorunun insan karakterinden kaynaklandığını söyleyerek tutukluluk emri veren Türk yargıçların insafsız ve vicdansız olduklarını söylemelerinin veya  ima etmelerinin bir nedeni de  kendilerinin Anglosakson hukukçuları olmalarıdır. Onlar benzer koşullarda tutukluluk emri verildiğini hiç görmedikleri   için şaşkınlık ve öfke içinde duygularını ifade etmektedirler.

Anglosakson hukuk sistemi pratikte daha iyi sonuçlar verdiğine göre sistemlerini geliştirmek  isteyen Kontinental ülkelerin hukukçularının öncelikle Anglosakson  sistemi öğrenmeleri yararlı olacaktır.  Bu  sistemi öğrenince yolun yarısını kat etmiş olacaklardır. Daha sonra bir adım daha atarak Anglosakson sitemin kusurlarını da ortadan kaldıran daha ideal  bir sistem oluşturma çabası içine girebilirler.

Kontinental sistemi tanıyan Türk hukukçuların Anglosakson sistemi tanımak için fazla uzağa gitmelerine  gerek yoktur. Son zamanlarda bozulma belirtileri gösterse  bile KKTC de  hala  bu sistem uygulanmaktadır.

 

Anglosakson sistemin özellikleri

Anglosakson  sistemin özelliği “adversarial” olmasıdır. İngiliz hukukçular bu sistemin İngilterenin insanlığa bir armağanı olduğunu, sayısız insanın mahkemelerde sürünmesini ve gereksiz yere cezalandırılıp acı çekmesini önlediğini söylemektedirler.

Sistemin “adversarial” olması yargılamanın iki tarafın karşılıklı mücadele etmesi temeline dayandığını ifade etmektedir. Bu sistemde gerçeği arama ve bulma görevi yargıçta değil  taraflardadır. Yargıç sadece bu mücadeleyi yönetmekte ve gerekçeli bir kararla hangi tarafın hangi ölçüde haklı olduğunu belirterek sonuçlandırmaktadır.

Buna karşılık Kontinental sisteme “inquisitorial” sistem denir. Anglosakson sistemden farklı olarak Kontinental sistemde gerçeği arayan yargıcın kendisidir. Hemen her konuyu yasalar düzenler. Yargıç yasaları uygulayarak davayı yönetir ve sonuca ulaştırır. Davayı yönetirken taraflara söz hakkı vermekle birlikte tarafların rolü Anglosakson sitemde olduğu gibi etkin olmayıp çok daha azdır.

Özetlersek  Anglosakson sistemde yargılamanın  inisiyatifi yargıçta değil taraflardadır. Yargıç pasif bir rol üstlenmiştir. Deyim yerindeyse  tarafsız  hakem konumundadır. Taraflar kendi delillerini, bilirkişilerini ve argümanlarını hazırlayarak karşılıklı mücadele ederler. Yargıç ise bu mücadelede taraflardan birinin diğerine haksızlık yapmasını ve haksız avantaj sağlamasını önlemeye çalışır. Tarafsızlığını koruyarak ve genellikle orta bir yol bularak davayı yönetir.

Anglosakson sistemin en önemli özelliği davanın her aşamasında yargıçların geniş takdir yetkisi olmasıdır. Ancak bu yetkilerini kullanırken adil karar vermek zorundadırlar. Adil kararın nasıl bulunabileceği konusunda ise içtihatlar onlara  yol göstermektedir.

Geniş takdir yetkisi olan yargıç, adil orta yolu bulmaya çalışırken sorunun nasıl çözülebileceğine ilişkin bir ilke belirleme zorunda kalabilir. Bu ilkenin diğer yargıçlar tarafından izlenmesi ve yasa koyucu tarafından benimsenmesi halinde yasaya dönüşme olasılığı vardır.

Anglosakson sistemin en önemli özelliklerinden  biri, bir kararın  doğru ve iyi bir karar olması  için yasaya uygun olmasının  yeterli kabul edilmemesidir. Yasaya uygun olmanın yanı sıra kararın  adil olduğunun halk tarafından da görülüp kabul edilmesi gerekir. Yani kararlar halkın vicdanına hitap etmeli ve kamu oyu tarafından adil kabul edilip takdir edilmelidir.

Ceza davalarında bir tarafta tutukluluğu talep eden savcı diğer tarafta tutuksuz yargılanmak isteyen sanık vardır. Yargıç tarafları dinledikten sonra verdiği kararda tarafların iddialarını özetleyecek ve  daha sonra bir tercih yapıp kabul ettiği  gerekçeyi belirterek bir sonuca varacaktır. Yargıç adil karar verebilmek için tarafların iddialarını  niçin kabul veya ret ettiğini belirtmek  zorundadır.

Bir insanın özgürlüğünden yoksun kalabileceği haller

Bir kişinin özgürlüğünden yoksun kalması 3 ayrı aşamada söz konusu olabilir.

a)      Soruşturma aşaması: Bir kimsenin suç işlediği şüphesi ile tutuklanması ve soruşturma aşamasında gözaltında tutulması.

b)      Yargılama aşaması: Bir sanığın suç işlemekle itham edildikten sonra, yargılama süresince tutuklu kalması.

c)      Hapse mahkum olma: Bir sanığın yargılama sonunda hapse mahkum olması.

Uluslararası hukukçular dünya devletlerinde gazetecilerle siyasi suçlulara verilen hapis cezalarını  gözden geçirmekte ve bu cezaların verildiği devletlere yönelik ciddi eleştiriler yapmaktadırlar. Dünyamızın daha iyi bir hukuk düzenine kavuşması için mücadele eden hiç bir hukukçu gazetecilerle siyasi suçluların bir ceza davasında yargılanmasını onaylamaz ve hapse mahkum olmalarına karşı tepkisiz kalmaz. Verilen cezaların hukuka ve insan haklarına aykırı olduğunu düşünür.

Ne var ki Türkiye’ye yönelik ağır eleştiriler bu nedenle yapılmamaktadır. Şu anda uluslararası hukukçuları isyan ettiren  dava sonunda verilen hapis cezaları değil, soruşturma ve yargılama süreçlerinde verilen gözaltı ve tutuklama kararlarıdır. Bu kararlara  karşı uluslar arası çevrelerin gösterdiği tepkiler o kadar fazladır ki diğer konuları  düşünmeye  ve tartışmaya vakit kalmamaktadır.

Daha önce belirttiğim gibi uluslararası hukukçular verilen gözaltı ve tutuklu yargılama kararlarının hukuka ve insan haklarına aykırı olmanın ötesinde işkence gibi insanlık dışı bir olay olduğunu düşünmektedirler.

Karşılaştığımız bu sorunu çözmek için Kontinental ve Anglosakson sistemleri kıyaslamaya devam edelim. Bu sistemlerde gözaltı ve tutuklulukla ilgili yasaların nasıl oluştuğunu araştıralım.

Yazı dizisinin yarınki bölümünde Kontinental ve Anglosakson hukuk sistemlerinin  gözaltı ve tutuklulukla ilgili kurallarını kıyaslamaya devam edeceğiz. Türkiye’de gözaltı ve  tutukluluk kararlarının gerekçesiz olması konusuna değinecek ve bu nedenle yapılan ağır suçlamalara yanıt vermeye çalışacağız.

 

5

 

Kontinental ve Anglosakson sistemlerde yasa yapımı

Kontinental ülkelerde yasalar yasama meclislerinin hukuk komisyonlarında şekillenerek oluşmaktadır. Bu komisyonlarda görev yapan kişiler  soyut bazı olasılıkları düşünerek  yasa yapmaktadırlar. Anglosakson ülkelerde ise bu konuda  yargıçlara görev düşmektedir.

Kontinental ülkelerde bazı temel yasaların kusursuz olduğunu biliyoruz. Bu yasaların yapımında ülkenin en iyi hukukçularına görev verilmiş  ve uzun süren titiz bir çalışmadan sonra kıvanç duyulacak bir eser ortaya çıkmıştır. Ancak bir çok yasa bu yöntemle yapılmamakta ve  hukuk komisyonlarında yüzeysel bir  çalışma sonucu ortaya çıkmaktadır. Yapılan  yasalarda akla gelen çeşitli olasılıklara karşı önlem alma bahanesiyle ilk anda mantıklı gibi görünen fakat uygulamada büyük sorunlar yaratan hükümler yer alabilmektedir.

Anglosakson ülkelerde ise olayın  önce yargıcın önünde tartışıldığını  görürüz. Yargıç geniş takdir yetkisine dayanarak soruna bir çözüm bulmaya çalışır. Sistemin temel ilkelerine göre bu çözümün adil olması gerekir. Adil olmak için hukuka uygun olmak yeterli değildir. Kararın görüntüsü de adil olmalı yani sade vatandaşların da adil bulup onaylayacağı bir karar olmalıdır.

Bir mahkeme kararının  bu özellikleri taşımaması halinde karar süratle bir üst mahkeme tarafından  bozulacak ve üst mahkeme o konuda daha adil karar verilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiği saptayacaktır. Böylece ortaya çıkan ilkelerin zamanla diğer yargıçlar tarafından izlenmesi ve yasa koyucu tarafından benimsenmesi halinde bu  ilkeler yasaya dönüşecektir.

 

Gözaltında tutulma konusunda ilkeler oluşması

Bir an için Anglosakson ülkelerinden birinde  yargıç olduğumuzu düşünelim ve karşımıza gözaltında tutulma talebiyle bir şüphelinin getirildiğini varsayalım. Geniş bir takdir yetkimiz olduğunu  fakat adil  karar vermek zorunda olduğumuzu düşünerek bir çözüm bulmaya çalışalım. Acaba nasıl bir çözüm bulabiliriz?

Dünyanın tüm ülkelerinde suçlar işlenmekte ve polis veya savcılık dediğimiz bir devlet organı  suçların işlenmesini önlemeye ve suçluları cezalandırmaya çalışmaktadır. Devlet organının görevini iyi bir şekilde yerine getirmesinde herkesin menfaati  vardır. Dolayısıyla savcılığın görevini yerine getirmesini desteklememiz gerekir. Diğer taraftan insan haklarının en önemlisi  özgür yaşama hakkıdır. Tutukluluk özgür  bir insanın yaşamına yapılabilecek büyük bir müdahaledir. Acaba yargıç  bir taraftan savcının görevini iyi bir şekilde yerine getirmesine olanak sağlarken, diğer taraftan şüphelinin gereksiz yere tutuklanarak mağdur olmasını nasıl önleyecektir? Bu konuda  adil bir orta yol nasıl bulunabilir?

Yargıç “ Savcılığın soruşturmayı yapma hakkı vardır. Ancak bunu yaparken şüpheliye zarar vermemeli veya mümkün olduğu ölçüde az zarar vermeli” diye düşünmeli değil mi? Bunun için ise zorunlu haller dışında tutukluluk emri vermekten kaçınması gerekmiyor mu?

Pratikte savcılık veya polisin yetkilerini kötüye kullanma ve  soruşturma bahanesiyle gereksiz yere insanları tutuklama veya  tutukluluklarını uzatma olasılığı vardır. Bu tehlikeye karşı yargıcın  gözaltı süresini çok kısa tutması ve çok sıkı denetlemesi  gerekmektedir.Bu düşünceler ışığında Anglosakson ülkelerde ilk gözaltı müracaatında  3 günden fazla gözaltı  emri verilmemeye başlanmıştır. 3 günden sonra ek süre talep edildiği zaman ise yargıç  3 günün nasıl değerlendirildiği sorgulamış ve ancak zorunlu olması halinde 8 günü geçmemek üzere ek gözaltı emri vermiştir.

Yargıçların ortaya çıkardığı ve daha sonra yasalara konan bu ilkeler ışığında Anglosakson ülkelerde göz altı süreleri çok kısa olmaktadır. Ek göz altı emri verebilmek için savcılığın  bir ekibin yoğun  şekilde soruşturma yaptığını, soruşturma süresince şüphelinin göz altında tutulmasının gerekli olduğunu ve yoğun çabaya rağmen soruşturmanın tamamlanamadığını kanıtlaması gerekmektedir. Savcılığın bu yükümlülüğü yerine getirmesi kolay olmadığından şüphelilerin göz altında tutulması çok aza inmekte ve sadece zorunlu hallerde gerçekleşmektedir. İnsan hakların koruyan sistemin böyle çalışmasıdır.

 

Tutuklu yargılama konusunda  ilkeler oluşması

Anglosakson sistemde soruşturma süresince bir şüphelinin gözaltında tutulmasının  ne kadar zor gerçekleştiğini, şüphelinin gereksiz yere tek gün ve tek saat dahi tutuklu kalmaması için  yargıçların özen gösterdiğini gördük.  Gözaltı  süresi tamamlanıp sanık bir suçu işlemekle  itham edildikten sonra sanığın tutuklu kalması için  çok daha zor koşulların yerine gelmesi gerekmektedir . Bu nedenle tutuklu yargılama çok daha ender hallerde gerçekleşmektedir..

Kontinental  anayasalarda tutuklulukla ilgili ilkeyi anımsayalım.

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, kaçmalarını ve  delilleri yok etmelerini önlemek amacıyla hakim kararıyla tutuklanabilirler.

Bu ilkenin nasıl oluştuğunu tahmin etmek zor değildir. Kontinental ülkelerin anayasa komisyonunda görevli hukukçular böyle bir ilkenin yerinde ve tutarlı olduğunu düşünmüşlerdi.  Onların böyle düşünmeleri doğaldı . Çünkü başka bir çözüm yolu akıllarına gelmiyordu.

Anglosakson ülkelerde ise yargıçların aklına  “Sanığın suçlu olduğuna dair belirtiler vardır. O halde sanığın ceza çekmeye başlamasında sakınca yoktur” şeklinde bir düşünce gelmemiştir. Çünkü onlar daha ilk bakışta bu ilkenin ne kadar tutarsız ve çelişkili olduğunu  görüyorlardı. Bu gerçeği pratikteki deneyimleri onlara göstermekteydi. Sanığın suçlu olup olmadığının duruşma sonunda ortaya çıkabileceğini ve ilk anda görülen belirtilerin fazla  önemi olmadığını biliyorlardı.

Daha da önemli olan Anglosakson yargıçlar ilk anda ortaya çıkan  belirtilere fazla önem vermenin tüm yargılama işlemine gölge düşüreceğinin  farkında idiler. Bu nedenle  “Sanığın suçlu olup olmayacağı duruşma sonunda ortaya çıkacaktır. Bu aşamada önemli olan  sanığın  duruşma günü mahkemede hazır olup yargılanmasını sağlamaktır” diye düşündüler. Sanığın duruşma günü mahkemede hazır olmasını sağlayacak bir önlem aradılar. Geniş takdir yetkilerinden yararlanarak, sanıkları kefalete bağlayarak serbest bırakma yöntemini  uyguladılar.

 

Bu yöntemde sanık belli bir tarihte mahkemeye geleceğini taahhüt etmektedir.  Sanık söz verdiği tarihte mahkemeye gelmezse maddi bir kayba uğramayı kabul etmekte ve bunu garantiye bağlamaktadır. Her olayın koşullarına uygun bir karar verildiği için sanığın mahkemeye gelmemesi halinde kaybetmeyi göze alamayacağı bir miktar saptanmakta ve  teminat altına alınmaktadır. Sanık saptanan miktarı yitirmemek için mahkemeye gelmek zorunda kalmaktadır.

İyi niyetli bir  yargıcın başlattığı bu uygulama  daha sonra diğer yargıçlar tarafından izlendi ve bir süre sonra yasa koyucu  uygulamayı yasa haline getirildi.  ( Gör :Archbold Criminal Evidence and Practice sayfa 79) Böylece “Sanıkları kefaletle serbest kalması” Anglosakson ülkelerde  yargılama süresince tutukluluk konusunda benimsenen temel ilke haline geldi.

Bu sistemde amaç duruşma günü sanığın mahkemeye gelmesini sağlamaktır. Bu nedenle diğer tartışma konuları önemini yitirmekte ve dikkate alınmamaktadır. Sanığın yargılama süresince tutuklu kalması için alınacak her türlü önleme rağmen sanığın mahkemeye gelmeyeceğinin kanıtlanması gerekmektedir. Savcılığın bunu kanıtlaması ise oldukça zor olduğundan tutuklu yargılama olayı çok ender hallerde gerçekleşmektedir. Böylece sistem sanıkların gereksiz yere tutuklu kalmasını önlemektedir.

 

Türkiye’de gözaltı ve tutuklu yargılanma  kararlarının gerekçesiz olması

 

Uluslar arası hukukçuları isyan ettiren olaylardan biri de Türkiye’de verilen gözaltı ve tutuklu yargılama  kararlarının gerekçesiz olmasıdır. Daha doğrusu bu kararlarda belirtilen gerekçelerin uluslar arası standartlara göre gerekçe sayılmamasıdır.

 

Mahkeme kararlarının gerekçeli olması gereği hukukun en temel ilkelerinden biridir.

Türkiye Anayasasının 142. Maddesi şöyledir:

 

    Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.

Aynı  ilke KKTC Anayasasının 139. cu maddesinde de vardır. Bu ilke  tüm dünyada benimsenmiş hukukun  temel ilkelerinden biridir ve dünyanın hemen her anayasasında vardır. Gerekçesi  olmayan bir kararın  mahkeme kararı sayılamayacağı tüm hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Burada ortaya çıkan sorun gerekçenin nasıl olması gerektiğidir.

 

Türkiye’de verilen gözaltı ve  tutuklu yargılama  kararlarında  sanığın kaçma veya delilleri karartma olasılığı olduğu  belirtilmektedir. Uluslar arası   hukukçulara göre bu genel ifadeler gerekçe sayılamaz. Belki gerekçenin önsözü olabilirler. Onlara göre kaçma ve karartmanın gerekçe olabilmesi için o kişinin nasıl kaçabileceği veya delilleri nasıl karartabileceği de açıklanmalıdır. Ayrıca devletin  niçin  bu girişimleri önleyemeyeceği  belirtilmelidir. Yani gerekçenin o olaya özgü ve ayrıntılı olması gerekir.

Yargıç gözaltı kararı verebilmek için soruşturmanın niçin o tarihe  kadar tamamlanmadığı ve niçin soruşturma süresince şüphelinin gözaltında  kalması gerektiği  konularına açıklık getirmelidir. Örneğin yargıcın kısaca “Soruşturma henüz tamamlanmadığı için şüpheli 8 gün daha tutuklu kalacaktır.” deme lüksü yoktur . Çünkü bu gerekçe değildir. “Bu güne kadar soruşturma için aşağıdaki işler yapıldı, büyük gayretler gösterildi ancak aşağıdaki nedenlerle soruşturma tamamlanamadı, kısa bir süreye daha ihtiyaç vardır. Savcılığın bu süreyi çok dikkatli kullanması gerekir. İlk firsatta soruşturma tamamlanıp şüpheli serbest bırakılmalıdır.” demesi gerekir. Tutuklu yargılama kararı verilebilmesi için ise devletin sanığın duruşma günü mahkemeye gelmesi için ne gibi önlemler aldığı anlatılmalı ve bunların niçin yeterli olmadığı açıklanmalıdır. Türkiye’de verilen gözaltı ve tutukluluk kararlarında Anglosakson hukukçuların veya onlara katılan diğer hukukçuların alıştığı bu tür gerekçeler olmadığı için kararlar gerekçesiz kabul edilmekte ve bu durum büyük tepkilere neden olmaktadır.

Yarın Türkiyeye yönelik diğer bir eleştiri konusu olan yargı bağımsızlığı üzerinde duracağız. Bir ülkede yargı bağımsızlığının o ülkeye sağladığı yararları inceleyeceğiz.

6

 Yargı bağımsızlığı

Uluslararası hukuk toplantılarında  Türkiye’ye yönelik eleştirilerden biri de Türkiye’de yargının   bağımsız olmadığı eleştirisidir. Bu eleştiriye  karşı  dikkatleri KKTC ye çeken bizler  KKTC de yargının diğer ülkelerden daha bağımsız olduğunu  öne sürmekteyiz.  Bu amaçla yabancı hukukçuları ülkelerindeki yargı ile KKTC deki yargıyı  bağımsızlık açısından  kıyaslamaya davet ederiz. Bu yaklaşım onların moral bozukluğu içinde tartışmayı sona erdirmelerine neden olmaktadır.

 

KKTC yargısı bağımsızlığını 1975, ve 1985  Anayasalarına borçludur. 1975 Anayasası yapılırken Kurucu Meclis, Barış Harekatının sağladığı zafer sevinci içinde dünyanın en  demokratik anayasası ile en bağımsız yargı organını oluşturmayı  amaçlamıştı. Buna ülkenin geçmişten gelen Anglosakson sistemin avantajları da eklenince ilginç bir sonuç ortaya çıktı.

 

Kuzey Kıbrısta yargı bağımsızlığını sağlamak için ilk adım olarak 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında mevcut Adalet Bakanlığı ortadan kaldırıldı. Bu Bakanlığın yetkileri Yüksek Mahkeme Yargıçlarından oluşan Yüksek Adliye Kuruluna verildi. Bunu diğer ek düzenlemeler izledi ve yürütmenin yargıya müdahale olanağı tamamen önlendi.

 

 

Yargı bağımsızlığını sağlayan diğer düzenlemeler

 

Adalet Bakanlığının kaldırılması ve bu bakanlığın yetkilerinin bağımsız mahkemelere verilmesi tek başına bağımsız yargı oluşturmak için yeterli değildi. Bunun için daha başka önlemlerin de alınması gerekiyordu.

 

Bir ülkede yargı bağımsızlığından söz edebilmek için yargıçların tayin terfi ve naklinde yürütmenin etkisi olmaması gerekir. Ayrıca yargıçların maaş ve ödenekleri de yürütmenin inisiyatifi dışında kalmalıdır.

 

Kıvanç duyarak KKTC’nin bu koşulları da yerine getirdiğini belirtebiliriz. Yargıçların tayin terfi ve naklinde tüm yetki büyük ölçüde yargıçlardan oluşan Yüksek Adliye Kuruluna verilmiştir. Bu kurulda Hükümetin bir temsilcisi bile yoktur. İşlemler Yüksek Mahkeme sekreterliği tarafından  yapılmaktadır. Yargıç maaşları ise yapılan yasal bir değişiklikle siyasal kamu görevlerinin maaşlarına endekslenmiştir. Bu nedenle  siyasal kamu görevlileri yani bakanlar ve millet vekilleri maaşlarını artırdıkları  anda otomatik olarak yargıçların  maaşları da artmaktadır. Bu nedenlerle KKTC yargısı bağımsızlık açısından dünyaya örnek gösterilecek  bir durumdadır. Yargı bağımsızlığı KKTC ye yönelik bir çok eleştiri ve saldırıyı önlemektedir.

Yargı  bağımsızlığının yararları

KKTC de yargı bağımsızlığının gerçekleşmiş olması ülkeye büyük yararlar sağlamıştır. Yaptığımız tartışmalarda dikkatleri eriştiğimiz yargı bağımsızlığına çektiğimiz anda yapılan eleştiriler son bulmaktadır. KKTC, suçlanan durumdan çıkarak takdir edilen duruma yükselmektedir.Bir ülkede bağımsız  yargıdan kaygı duyacak çevreler olabilir. Ancak konuya daha  geniş bir perspektiften bakıldığı zaman devletin diğer organlarının  bağımsız yargıdan kaygı duymalarının gereksiz olduğu anlaşılır. KKTC yargısı bu tür kaygıların yersiz olduğunu kanıtlayan   önemli bir örnektir.

KKTC de  zıt  siyasi görüşler iktidara gelmiş fakat  hiçbiri yargının bağımsız olmasından şikayetçi olmamıştır. Yargıya yönelik eleştirileri yargının tarafsızlığına karşı değil yargıyı daha adil hale getirmek için olmuştur. Yapılan  iyi niyetli eleştirilerin ise  yargıya her zaman yararı olmaktadır. KKTC örneği, dikkatli bir çalışmayla her ülkenin siyasi tartışmalardan  uzak kalan, kendi konusu olan adaleti gerçekleştirmekten başka bir şey düşünmeyen  yargı organı oluşturabileceğini göstermektedir. Böyle bir gelişmenin o ülkenin saygınlığına büyük katkısı olacaktır.

Yargı bağımsızlığının KKTC’yi  koruması

Kıbrıs’ta 1975 Anayasası Adalet Bakanlığını kaldırarak yargı bağımsızlığını sağlamakla kalmadı seçimler konusunda da ilginç  bir adım attı. Seçimlerin yönetim ve denetimini en bağımsız organ olan yargıya verdi. Birçok ülkede siyasi seçimler yargı tarafından denetlenmektedir. Fakat KKTC de bir adım daha ileri gidilmiş ve seçimlerin doğrudan yargıçların gözetiminde yapılması öngörülmüştür.

Bu düzenleme Yüksek Mahkeme Başkanlarının aynı zamanda Yüksek Seçim Kurulu Başkanı olması  sonucunu  doğurmuştur. 2002-2006 yılları arasında Yüksek Mahkeme Başkanı olduğum devrede KKTC nin kaderini etkileyen önemli olaylar ve seçimler oldu.  Örneğin  2003 Milletvekili Genel Seçimlerinde tüm dünyanın dikkatleri KKTC ye yönelmişti.  çevrilmişti. Yabancı gözlemciler KKTC seçimlerinin hileli ve geçersiz olduğunu kanıtlamak amacıyla Kıbrıs’a akın ettiler. KKTC de gerçekleşecek seçimlerin geçerli olmadığını kanıtlayıp diğer bazı ülkelerde olduğu gibi sivil itaatsizlikle hükümet değişikliği gerçekleştirmek veya devleti yıkıp Rum devletine  bağlamak  istiyorlardı.

Gözlemcileri Mahkemede bir toplantıya davet ettim ve onlara. “Seçimlerimiz  dünyanın en şeffaf ve en adil seçimleri olacaktır. Anayasamız  Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı görevini de Yüksek Mahkeme Başkanına vermiştir. Şahsen benim  Hükümete veya herhangi bir siyasi partiye yakınlığım yoktur. Kimseye manevi borcum da yoktur. Tümüne eşit mesafedeyim., Tamamen tarafsızım.” dedim. Sözlerimi inanmayarak dinlediler.

Bir gözlemci “Size bir soru sorabilir miyim? Sizi bu göreve kim atadı?” diye sordu. “Beni yargıç arkadaşlarım  atadı” dedim.  Yargıçları atayan ve terfi ettiren Yüksek Adliye Kurulunda Hükümetin bir temsilcisinin bile bulunmadığını anlattım. KKTC de yargının bu denli bağımsız olabileceği ve seçimleri gerçekleştiren organ olacağı  akıllarına gelmemişti.

Konuştukça görüşlerinin ve tutumlarının değiştiğini gördüm. Aralarında “Yapacak bir şey yok”  diyerek ülkelerine geri dönenler oldu. Dış güçler siyasi itaatsizlik organize edemeyeceklerini anlayarak bundan vazgeçtiler. Böylece yargı bağımsızlığının diğer yararlarının yanı sıra devleti yıkma yönünde dış güçlerin organize ettiği  bir girişimi de önlediğini söyleyebiliriz.

Seçimlerden sonra aynı gözlemcilerle tekrar toplantı yaptım. İngiltere dahil bir çok ülkenin gözlemcisi seçimlerimizin kendi ülkelerindeki seçimlerden daha demokratik,  daha şeffaf  ve daha adil olduğunu açıklamak zorunda kaldılar.

 

Kontinental ve Anglosakson sistemlerin pratikteki farkları

 

Anglosakson sistemi tanımaya ve iki sistem arasındaki farkları incelemeye başlamış bulunuyoruz. Böyle bir kıyaslamada teorik bilgiler kadar  pratikte  gerçekleşenler de önemlidir. İki sitemin pratikteki farklarını anlayabilmek için KKTC den daha uygun bir ülke bulma olasılığı yoktur.  Çünkü KKTC,  iki sistem yan yana uygulanmaktadır.

 

Bir örnek verelim. Bilindiği gibi Kuzey Kıbrıs’ta, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri yani Türk Kolordusu  bulunmaktadır. Ayrıca Kolorduya  fiilen bağlı olmakla birlikte ayrı  yasal statüsü olan Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı vardır. İki ordunun ayrı Askeri Mahkemesi ve bu mahkemelerde uygulanan farklı yasaları vardır. KKTC Askeri Mahkemesi Barış Harekatından önce kurulmuş olup Anglosakson hukuk sistemini uygulamaktadır.

Barış Harekatını izleyen günlerde Güvenlik Kuvvetleri Askeri Mahkemesinde görev yapıyordum. O tarihlerde  iki ordunun askerlerinin birlikte suç işlediği olaylara sık sık rastlanıyordu. Kolordu Askeri Mahkemesindeki yargıçlarla sık sık bir araya geliyor ve iki mahkemedeki yargılama yöntemlerimi kıyaslıyorduk.

 

Kolordu Askeri Mahkemesinde görev yapan  hakim arkadaşım bir olayı şöyle anlattı: Kolorduda ve Kıbrıs Türk Güvenlik Kuvvetlerinde görevli iki asker birlikte aynı suçu işlediler fakat  mevzuat gereği ayrı mahkemelerde yargılandılar. Kolorduda  görev yapan  askerin yargılanma süresince tutuklu kalmasına  karar verildi.  1 yıl  sonra  asker hala  tutuklu  idi ve yargılanmayı  bekliyordu.

 

Duruşma  günü  Güvenlik Kuvvetlerinde görevli asker  tanık  olarak Mahkemeye celp edildi. Ona “Sen de aynı suçu işledin senin davan ne oldu?” diye soruldu. “Ben o davayı unuttum bile. Bu olay nedeniyle  tutuklu kalmış değilim. Olaydan üç ay sonra yargılandım. Mahkum oldum. Bana üç ay hapis cezası verildi. Cezamı çektim. Askerliğim de  sona erdi. Yeni bir hayata başladım.” yanıtını verdi.Anglosakson sistemde ceza yasaları suçlara verilecek cezaların sadece en üst sınırını belirlemektedir. Bu durumda teorik olarak yargıcın en ağır suça dilediği cezayı vermeye veya hiç ceza vermemeye hakkı vardır. Ancak takdir yetkisini kullanırken adil olmak zorundadır. Adil kararın nasıl bulunabileceği konusunda ise içtihatlar ona yol göstermektedir.

 

Söz konusu olayda Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesi 3 ay hapsin en uygun ceza olduğuna  karar vermişti. 3 ay hapis, bir taraftan o sanığın ıslahı, diğer taraftan benzer suçları işlemeye eğilimli potansiyel suçluların suç işlemesini  önlemek için mahkemenin düşündüğü ceza idi. Bu ceza özel olarak o olay için düşünülmüştü. Hem sanık ıslah edilerek topluma kazandırılmak istenmiş hem de toplum benzer suçların işlenmesine karşı korunmaya çalışılmıştı. Değerlendirme yapılırken ordunun güçlü kalması da dikkate alınmıştı.

Kontinental sistemi uygulayan Kolordu Mahkemesinde ise bu değerlendirmeler yapılamıyordu. Yargıçlar yıllar önce farklı koşullar düşünülerek  hazırlanmış yasaları uygulamak zorunda idiler.

İki sistemde verilen  cezaların  birbirine benzeme ve aynı etkiyi yapma olasılığı yoktu. Bu basit karşılaştırma iki sistem arasındaki farkı anlamamıza yardımcı oluyordu.

 

İki Mahkeme hakimleri Anglosakson usul hukukunun uygulandığı Güvenlik Kuvvetleri Mahkemesinin Kontinental usul hukukunu uygulayan Kolordu Mahkemesinden daha adil olduğu konusunda görüş birliğine varıyorduk.

 

Yazı dizimizin yarınki bölümünde Türkiye yargısına yönelik insan haklarının ihlal edildiği eleştirilerine benzer eleştirilerin  geçmişte  KKTC ye karşı da yapıldığını görecek ve verdiğimiz yanıtları gözden geçireceğiz.  Anglosakson hukuk sistemindeki ilkelerin Türkiye’ye kabul edilmesinin bir çözüm olup olmadığını araştıracağız.

 

7

KKTC yargısının insan haklarını ihlal etmekle suçlanması

 

Uluslararası hukukçuların Türkiye yargısına yönelik şiddetli eleştirilerini dinlerken geçmişte benzer eleştirilerin KKTC yargısına karşı da yapıldığını anımsıyoruz.  KKTC de Anglosakson sistemin uygulanması bir çok olumsuz eleştirinin önünü tıkamıştır.

 

KKTC de Adalet Bakanı olmadığı  için Adalet Bakanını  görmek isteyen yabancı konuklar  Yüksek Mahkeme Başkanını ziyaret etmektedirler. 2004 yılında, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Alvaro Gil-Robles KKTC deki insan hakları ihlallerini  araştırmak için Kıbrıs’a gelerek mahkememizi  ziyaret etti.

 

Kendisine KKTC nin askeri  işgal altında olduğu, Askeri Mahkememizin uluslar arası hukuka aykırı özel bir mahkeme olduğu, gazetecileri ve siyasi suçluları yargılama yetkisi olduğu, ağır hapis cezaları verdiği anlatılmıştı. Özetle bu gün Türkiye yargısı için söylenen karalayıcı sözlerin tümü KKTC yargısı için  söylenmişti. Yargılama süresince sanıkların tutuklu kaldığını zannediyordu.

 

Sayın Komiserin suçlayıcı görüşlerini öğrenince kendisine  “ Size bir soru sorabilir miyim. Şu anda Askeri Mahkememizin tutuklu yargıladığı kaç kişi var?“   diye sordum. Büyük bir rakam çıkacağını düşünerek  yanındaki yardımcısına “Ne kadar?” diye sordu. Yardımcısı  “Bilmiyorum.“ yanıtını verdi. Bunun üzerine “ O halde ben söyleyeyim. Hiç yoktur. Çünkü bir sanığı tutuklu yargılamak bizim hukuk sistemimize terstir. “ dedim. “Nasıl olur?“ diye tepki gösterdi ve kendisine eksik bilgi verilmesinden rahatsız olduğunu ifade etti.

 

Sn. Alvaro Gil-Robles konuşmasına devamla “Askeri mahkemeniz özel bir mahkeme, yasalarınız sivillerin bu Mahkemede yargılanmasına izin veriyor. Şu anda sivil tutuklu olmayabilir, ancak  ileride tutuklanma olasılığı var.” dedi.

 

Kendisine  “Bu  hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Askeri Mahkememizde  geçmişte hiçbir sivil tutuklu yargılanmadı ve gelecekte de yargılanmayacak. Bizim hukuk sistemimize göre sanıkların yargılandıkları süre özgür olmaları  gerekir. Tutuklu yargılama çok ender hallerde gerçekleşmektedir. Suçlular gerekçeli bir kararla mahkum olduktan sonra  cezalandırılabilirler.” dedim. Büyük  şaşkınlık içine girdi.

Konuşmasının devamında bir öneri yaptı ve yasalarımızı değiştirerek insan haklarına daha uygun hale getirmemizin doğru olacağını söyledi. Kendisine “Biz dünyanın en adil ve insan haklarını en fazla koruyan yasalarına sahip olmak istiyoruz. Özellikle düşünce ve ifade  özgürlüğü konusunda hiçbir ülkeden geri kalmaya niyetimiz yok. Bu konuda bize yardımcı olabilirsiniz. Dünyanın en adil yasasını bulup bize taslak olarak  gönderin. Eğer bizim yasamızdan daha iyi ise kabul edeceğiz.” Dedim. Hükümetin bu konuda Yüksek Mahkemenin tavsiyelerini dikkate alacağını ve önereceğimiz değişikliğin kabul edileceğini söyledim.

Ayrılırken “ Kendi ülkeniz olan İspanyanın yasalarını da gönderebilirsiniz. Bizim yasalarımızdan daha iyi ise taslak olarak kullanabiliriz.” dedim. Şaşkınlığı gittikçe artarak Yüksek Mahkemeden  ayrıldı.

 

Kıbrıs’tan ayrıldıktan sonra bize örnek alabileceğimiz bir yasa taslağı gönderemedi. Sanırım  dünyada bize örnek olacak bizim yasamızdan daha iyi bir yasa  bulamadı. Belki de ülkesi İspanyanın  yasalarının daha iyi olmadığı düşüncesi içine girdi.

Böylece KKTC nin saygınlığını koruduğumuzu ve suçlanan  konumdan çıkarak suçlayan konuma yükseldiğimizi düşünüyorum.

 

Anglosakson sistemi uygulamamız ve ideal hukuk oluşturma isteğimiz bir anda konuğumuzun görüşlerini yüz seksen derece değiştirmişti.

Türk Hukukunu  Kuzey Kıbrısa getirme çabaları

Kontinental ve Anglosakson sistemleri kıyaslayan hukukçular Anglosakson sistemde gerçeklerin daha doğru ve daha net ortaya çıktığını, davaların daha erken sonuçlandığını, ve daha adil  kararlar verildiğini görmektedirler. Bu durum  araştırma yapanların  aklına “Acaba Anglosakson hukuk  ilkeleri Kontinental sistem içine alınarak  daha adil bir sistem oluşturulamaz mı” sorusunu getirmektedir. Kuzey Kıbrıs’ta ise geçmişte bunun tam tersi bir girişim olmuştu. 1974 ü izleyen yıllarda Türkiye Hukuku, Kıbrıs’a getirilmek istenmişti.

 

 

1974 Barış Harekatından sonra Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasında bütünleşme çabaları çok yoğundu. Bu arada Türk Hukukunu Kıbrıs’a getirme görüşü üzerinde duruldu. Bu yönde yapılan çalışmalar Prof. Faruk Erem in Kıbrıs’a gelmesine kadar sürdü. Prof .Faruk Erem “Sizin hukuk sisteminiz  Kontinental sistemden çok daha iyi. Sakın değiştirmeyin.” diyerek çalışmalara son verdi.

 

Sn. Bülent Ecevit  de Anglosakson ülkelerde yargının daha adil olduğu görüşünde idi. İngiltere ve ABD de gazeteci olarak çalıştığı günlerde iki sistemi kıyaslama fırsatı bulmuştu. Bu nedenle Türkiye Hukukunun, Kuzey  Kıbrıs’a getirilmesi çalışmalarını desteklemedi. Tam tersi Anglosakson sistemdeki bazı ilkelerin  Türk hukuk sistemine alınması ve böylece  yargıda reform yapılması düşüncesinin doğru olup olmadığını sorguladı. Sanırım fazla destek bulmadığı için bu idealini gerçekleştireme olanağı bulamadı.

 

İki sistem arasında yukarıda yaptığımız kıyaslamalar Sn. Ecevit’in görüşünün doğru olabileceğini yani Anglosakson hukuk ilkelerini  Kontinental sistem içine almanın  yararlı bir sonuç doğurabileceğini  göstermektedir.  Ancak bugün dünyamızda meydana gelen değişimler dikkate alındığında bu da yeterli olmayabilir.

 

Anglosakson sistem Kontinental sistemden daha adil olmakla birlikte mükemmel olduğu da söylenemez. Çünkü hiçbir hukuk sistemi mükemmele erişmiş olamaz. Sosyal hayat sürekli değişim içindedir ve hukukun da değişmeye ve gelişmeye ihtiyacı vardır. Yeni teknolojik gelişmeler ışığında bir adım daha ileri gitmenin ve Anglosakson ülkelerde uygulanandan da daha mükemmel bir yargı sistemi oluşturmanın zamanı gelmiş olabilir. Böyle bir ideal için mücadele eden ve başarılı olan ülkeye  tüm insanlık minnettar kalacaktır. 

Dünya Basın Konseyleri Birliğinin gelecek toplantıları

Dünya Basın Konseyleri Birliğinin gelecek toplantılarında nelerle karşılaşacağımızı tahmin etmek zor değildir. Bize sorulan ilk soru Sn.Mustafa Balbay ve  Sn.Tuncay Özkanın serbest kalıp kalmadıkları olacaktır. Daha sonra KKTC de ve Türkiye’de kaç gazetecinin, kaç siyasi sanığın tutuklu yargılandığı sorulacaktır. KKTC ile ilgili “Hiç” yanıtını vermemiz kolay olacaktır. Ancak acaba Türkiye ile ilgili nasıl bir yanıt verebileceğiz?

Katılımcılarla konuştukça bir kez daha anlayacağız ki  onlar Türkiye’de yargı bağımsızlığı olmadığını, hukukun çağdışı olduğunu, insan haklarının ağır şekilde  ihlal edildiğini düşünmektedirler. Bunun nedenini ise insan karakterinde aramakta ve yasaları yapanlarla tutuklu yargılama emirlerini verenlerin insafsız ve vicdansız insanlar olduğunu düşünmektedirler. Onların bu düşüncelerini acaba nasıl değiştirebileceğiz?

 

 Uluslar arası hukukçuların görüşleri önemli mi?

Tartıştıkça göreceğiz ki bu olumsuz düşünceler Dünya Basın Konseyleri Birliğine katılan hukukçulara özgü değildir.  Diğer uluslar arası hukuk toplantılarında da aşağı yukarı aynı görüşler öne sürülmektedir. Bu hukukçular yaşamları boyunca görmedikleri işitmedikleri  tutuklama emirlerinin  hem de gerekçesiz olarak Türkiye’de verildiğini öğrendikleri için  tepki göstermektedirler.

Onların görüşlerini öğrendikçe “İsteyen dilediği gibi düşünebilir. Herkesin ne düşündüğü bizi ilgilendirmez” diyebiliriz.  Ancak bu doğru bir yaklaşım olacak mı? Biliyoruz ki uluslar arası  hukukçuların görüşleri çevrelerine ve tüm dünyaya yayılmakta ve Türkiye’nin saygınlığına zarar vermektedirler. Dünyadaki tüm devletler saygınlıklarını artırmaya çalışırken bizim böyle bir sonuca razı olmamız doğru olabilir mi?

 

Türkiyede yargı bağımsızlığı

Dünya Basın Konseyleri Birliğinin gelecek toplantısında Türkiyeye yönelik eleştirilerinden biri Türkiye’de yargının   bağımsız olmadığı eleştirisi olacaktır.Bu eleştirilere nasıl yanıt verebileceğimizi düşünelim. Öne sürülen görüşlere karşı,  hiçbir ülkede yargının tamamen bağımsız olmadığını, bunun ciddi bir kusur sayılamayacağını söyleyebiliriz. Acaba bu iddiamızda inandırıcı olabilecek miyiz?

İnandırıcı olamayız. Çünkü Birlik hukukçuları  Türkiye’den farklı olarak birçok ülkede ve bu arada  KKTC’de  yargının yürütmeden bağımsız olduğunu  bilmektedirler. Geçmişte Dünya Basın Konseyleri Birliği, toplantılarından birini KKTC de gerçekleştirmişti. Hükümetin yargıya hiç etki yapamadığını, yargının işleyişinden haberi bile olmadığını, yargının işleyişinden sorumlu olan, yargıçların atanmasına, terfi ve nakline karar veren 12 kişilik  Yüksek Adliye Kurulunda Hükümetin bir temsilcisinin bile bulunmadığını öğrenmişlerdi. KKTC yargısının  bağımsızlığına ilişkin  diğer özellikleri de biliyorlardı. Bu gerçekler  ışığında  Türkiye’de  yargı bağımsızlığı için söyleyeceklerimiz  onları ne ölçüde tatmin edebilir dersiniz?

Yazı dizisinin yarınki son bölümünde Basın Konseyleri Birliğinin gelecek  toplantılarında karşılaşacağımız eleştirileri  ele alacak ve verebileceğimiz yanıtları gözden geçireceğiz.

 

8

Türkiye’de  gerçekleşen tutuklu yargılamaların diğer ülkelerle kıyaslanması

Dünya Basın Konseyleri Birliğinin gelecek toplantılarında  karşılaşacağımız ilk soru  Sn.Mustafa Balbay ve Sn.Tuncay Özkan’ ın hala tutuklu olup olmadıkları olacaktır. Bundan sonra başka kaç gazetecinin, kaç siyasi sanığın veya  kaç sanığın  tutuklu yargılandığı sorulacaktır. Bu konunun açılması üzerine bir  anda tansiyon yükselecek ve konuşmalar Türkiye’ye yönelik hakarete dönüşecektir. Katılımcı hukukçular Türkiye’de yasaları yapanlarla kararları veren yargıçların insafsız ve vicdansız insanlar olduklarını ya söyleyecekler veya ima edeceklerdir. Acaba sizler bu toplantıya katılmış olsanız bu durumda ne yapardınız?

Biz geçmişte şöyle bir çıkış yolu bulmaya çalıştık ve onlara kendi ülkelerinde veya diğer her hangi bir ülkede aynı sanıklar aynı suçlardan yargılansaydı yine tutuklu yargılanacak değiller miydi sorusunu sorduk. Aldığımız yanıt“Asla” oldu.

Biz  bu yanıtı  yeterli bulmadık. Toplantıya katılan hukukçulara ortak bir araştırma yapmayı teklif ettik . Onlarla  kendi ülkelerinde gerçekleşen yargı prosedürünü gözden geçirmeyi ve  sanıkların aynı koşullarda tutuklu yargılanıp yargılanmayacağını  araştırıp Türkiye’yle kıyaslamayı  önerdik. Bu öneriyi kabul ettiler. Bunun üzerine diğer ülkelerin yargı sistemlerini Türkiye ile kıyaslamaya başladık. Bu ülkelerin herhangi birinde Türkiye’ye benzer  koşullarda sanıklar tutuklu kalıyorsa veya  tutukluluk sürelerinde büyük bir  fark olmuyorsa  kimsenin  Türkiye’yi eleştirmeye hakkı olmayacağı konusunda görüş birliğine vardık.

 

Tutukluların suçlu olduğu varsayımı

Araştırma konusunda sizlere bilgi vermeden önce bir konuya açıklık getirmem gerekiyor. Birlik toplantısına katılan hukukçularla, diğer uluslar arası hukukçular Türkiye’de yargılanan Sn.Mustafa Balbay ve Sn.Tuncay Özkan’ın her hangi bir suç işlediğine inanmıyorlar. Bunun gibi diğer gazetecilerle siyasi sanıkların da herhangi bir  suç işlediklerini kabul etmiyorlar. Buna rağmen Türkiye yargısını suçsuz insanları yargılamakla itham etmemeleri dikkat çekicidir. Bunun  bir nedeni sanıkların suçlu olup olmadığının yargılama sonunda ortaya çıkacağını düşünmeleri ve tutukluluk aşamasında bu konu ile ilgilenmeyi doğru bulmamalarıdır. Diğer bir neden ise sanıklar suçlu olsalar  bile tutuklu yargılanmamaları gerektiğine inanmalarıdır.

Daha açık ifadeyle, Türkiye’de tutuklu yargılanan sanıkların suçlu olduğunu varsaymaktadırlar ve bu durumda bile mahkumiyetten önce uzun süre tutuklu kalmalarının insan haklarına aykırı ve hatta  insanlık dışı bir olay olduğunu düşünmektedirler.

Örnek ülkelerde şüphelilerin gözaltında tutulması

Toplantıya katılan hukukçulardan herhangi birinin ülkesini örnek alıp araştırma yapmaya başladığımız zaman gördük ki savcılığın  soruşturma başlatma ve  şüpheliyi tutuklama hakkı tümünde vardır. Ancak bu  ülkelerde  24 saat içinde tutuklanan kişinin bir yargıç önüne çıkarılması zorunludur. Yargıç haklı gerekçelerin bulunması halinde en fazla 3 gün için şüphelinin gözaltında  tutulması için emir verebilmektedir.

Bu uygulama ışığında  Türkiyedeki sanıkların ilk 24 saat ve daha sonra 3 gün tutuklu kalmalarına uluslar arası hukukçuların tepki gösterme hakları olmadığı ortaya çıktı.  Tepki gösterirlerse onlara söyleyebileceğimiz çok şey olacaktı. Ne var ki Türkiyede Sn.Mustafa Balbay, Sn.Tuncay Özkan ve diğerleri sadece 24 saat ve 3 gün tutuklu kalmış değillerdi. İnsan haklarına aykırılıklar bu  sürelerden sonra başlamaktaydı.

 

Bir şüpheliyi gözaltında tutmanın her geçen gün zorlaşması

Katılımcılardan hangisinin ülkesini örnek aldıksa savcının ilk üç günden sonra gözaltı süresini uzatmak için büyük  mücadele vermek zorunda olduğunu saptadık.  Bu zorluk  her geçen gün artmakta ve şüphelinin gözaltında tutulmasını imkansız hale getirmekteydi.

Göz altı süresinin devam edebilmesi için savcının soruşturmanın niçin  ilk 3 günde tamamlanamadığı konusuna açıklık getirmesi gerekiyordu. Ayrıca soruşturmanın tutuksuz devam edemeyeceğini kanıtlamak zorundaydı.  Savcının şüphelinin suçlu olduğunu abartılı sözlerle iddia etmesinin ve deliller göstermesinin hiç bir yararı olmuyordu. Çünkü şüphelinin gerçekten suçlu olup olmadığı konusu soruşturma aşaması ile ilgili değildi. Bu aşamada savcı şüphelinin ne yaptığını değil ilk 3 günde kendisinin ne yaptığını anlatmak zorundaydı.

Örnek ülkelerde savcılık ilk 3 günde soruşturma için bir kişi veya bir ekip görevlendiriyordu. Bu ekip şüpheli ile diğer tanıkların ifadelerini  alıp  delilleri topluyordu. Buna karşı üç günde ciddi bir suçun soruşturmasının tamamlanamayacağı itirazını yaptık. Aldığımız yanıt dünyanın tüm ülkelerinde ciddi suçlar işlendiği ve diğer ülkelerde soruşturmanın gözaltı gerektiren bölümü kaç günde tamamlanıyorsa Türkiye’de de aynı sürede tamamlanması gerektiği, örnek ülkelerde   soruşturması 3 günde tamamlanan bir suçun soruşturmasının Türkiye’de aylar ve yıllar sürmesinin kabul edilemeyeceği şeklinde oldu.

Örnek ülkelerde özel bir durum olması ve  soruşturmanın  3 günde  tamamlanamaması halinde yargıcın  “Acaba neden soruşturma tamamlanmadı? Acaba niçin soruşturmanın  devamı için  şüphelinin 3 günden sonra da gözaltında kalması gerekiyor? Yoksa  savcılık soruşturmayı tamamlamak için gereken sürat ve titizlikte hareket etmedi mi?” diye sorduğunu saptadık. Bu sorulara tatmin edici yanıtlar  verilmişse yargıcın en fazla 8 gün daha şüphelinin gözaltında kalması için emir verdiğini daha uzun süre emir vermeye yetkisi olmadığını gördük.

Örnek ülkelerde yargıcın 8 günlük ek süre için bile ciddi nedenler aradığına tanık olduk. Diyelim ki savcı üç günde yaptığı işleri sıraladı, yapmayı tasarladığı işleri de anlattı, bu işleri  şüpheli serbestken yapamayacağını da kanıtladı. Savcının öne sürdüğü nedenlerin  yargıcın kararında gerekçe olarak yer alacak kadar tutarlı olması gerektiğini  bu gerekçelere değinmeden yargıcın  gözaltı süresini uzatma hakkı olmadığını gördük.

Savcının  başka işleri olduğunu veya çok meşgul olduğunu söyleyerek  ek süre isteyemeyeceğini saptadık. Bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının son derece önemli bir olay olarak kabul edildiğini, buna karşı devletin görevinin  soruşturmayı süratle tamamlatmak olduğunu, bu görevi yerine getirmeyen devletin tutukluluk veya ek süre talep etme hakkı olmadığını gördük.

 

Tutuklu yargılama emrinin verilmesi

Soruşturmanın tamamlanmasından sonra sanığın tutuklu yargılanması konusunda verilen emirlerle ilgili de benzer sonuçlar ortaya çıktı.

Katılımcılarda hangisinin ülkesinde araştırma yaptıksa yargıcın  “Önemli olan  sanığın  duruşma günü mahkemede hazır olup yargılanmasını sağlamaktır. Bunun için acaba nasıl önlem alabilirim?” diye kendi kendine sorduğunu saptadık.

Diyelim ki savcı o sanığın kaçma olasılığı olduğunu iddia etti.  O zaman yargıcın “ Siz sanığın kaçmasını önlemek için ne gibi önlemler aldınız?  Bunlar niçin yeterli değil?” diye sorduğunu gördük.

Sanığın özel bir durumu varsa ve kaçmasını önlemek mümkün değilse mahkemenin  tutukluluk emri verdiğini, ancak sanığın kaçmasının niçin önlenemediğini kararının gerekçesinde anlatmak zorunda olduğunu ve bunu anlatmayan kararın gerekçesiz ve geçersiz kabul edildiğini gördük.

Savcının  “Biz delil aramaya devam edeceğiz. Bilmediğimiz başka deliller ortaya çıkabilir” dediği zaman yargıcın ona “Öyle şey olmaz. Bir suçla ilgili deliller dünyanın her yerinde 2,3 gün içinde toplanabiliyor. Sizin de öyle yapmanız gerek. Sanık serbest kaldıktan sonra aramaya devam edebilirsiniz” dediğini ve tutukluluğu devam ettirmek için mazeret üretilmesine fırsat vermediğini gördük. Savcı “Sanık yeni suçlar işleyebilir” derse yargıcın “Devletin görevi suç işlenmesini önlemektir. Ancak suç işlemeden bir kişiye karşı önlem alamazsınız, bu insan haklarına aykırıdır” dediğini gördük.

Özetlersek gözaltı süresinde amaç soruşturma yapılırken şüphelilere gereksiz sıkıntı vermemektir. Bu nedenle  örnek aldığımız tüm ülkelerde göz altı emri verilebilmesi  için soruşturmanın hızlı ve titiz bir şekilde devam etmesi ve savcılığın şüpheli  serbestken soruşturma yapılamayacağını kanıtlaması gerekmekteydi. Yargılama süresinde ise amaç sanıkların duruşma günü  mahkemeye gelmelerini sağlamaktı. Bu nedenle örnek aldığımız ülkelerde tutukluluk emri verilebilmesi için savcılığın alınan önlemlere rağmen sanığın duruşma günü mahkemeye gelmeyeceğini kanıtlaması gerekmekteydi.

Geçmişte yaptığımız bu araştırma ve kıyaslama sonunda  Türkiye’de tutkulu yargılanan  Sn.Mustafa Balbay, Sn.Tuncay Özkan ve diğer  gazetecilerle siyasi tutukluların dünyanın başka hiçbir ülkesinde tutuklu yargılanmayacakları, ilk 3 günden sonra tutuklu kalmalarının tartışma konusu dahi olamayacağı ortaya çıkmıştır.  Bu nedenle uluslar arası hukukçular Türkiye’de  sanıkların tutuklu kaldıkları her  günün haksız yere gerçekleştiğini, insanlık dışı olduğunu ve bir işkence olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemektedirler.

Türkiyedeki uygulamayı savunmak mümkün olacak mı?

Uluslararası hukukçuların yaptığı eleştirilere şöyle  bir itiraz yapılabilir. Örnek olarak ele aldığımız ülkelerin tümünün  Anglosakson ülkesi olduğu Kontinental ülkelerde daha farklı bir prosedür  uygulandığı öne sürülebilir. Biz de geçmişte hep bu itirazı yaptık. Ancak bu itirazımızın da fazla bir yararı olmadı. Çünkü Kontinental ülkelerin hukukçuları da dünyada daha adil bir hukuk oluşturma çabası içindedirler. Bu nedenle  örnek aldığımız ülkelerde  uygulanan yukarıdaki  prosedürü onaylamakta ve hatta yeterli bulmayarak daha da insancıl hale gelmesini istemektedirler. Yeni teknik olanakların bireylerin özgürlüğünü artırmak için yeni fırsatlar yarattığını düşünmektedirler.

Bu gerçekler ışığında Dünya Basın Konseyleri Birliğinin gelecek toplantılarında veya uluslar arası hukukçuların katıldığı diğer toplantılarda  Türkiye’ye eleştiri gelmesini istemeyen bizlerin Türkiyedeki tutuklu yargılama kararlarını savunmamız kolay olacak mı? Devletlerin  görevlerini yerine getirmeleri halinde  kaçma ve delilleri karartma olasılığının tamamen ortadan kalkabileceği bir dünyada, Türkiye Anayasasının sanıkları suçsuz kabul ettiği bir süreçte, gerekçesiz kararlarla sanıkların tutuklanarak cezalandırılmasını savunmamız mümkün olabilir mi?

 

Türk yargısından beklentiler

Dünyadaki tüm devletler çeşitli alanlarda yarış içindedirler. Daha adil hukuk sistemi oluşturma yarışı da bunlardan biridir. Anavatanımız Türkiye’nin bu yarışta geri kalmayacağını ve dünyanın en insancıl hukuk sistemlerinden birini oluşturmak  için harekete geçeceğini ümit edelim.

Gazetecilerin Tutuklu Yargılanması

Yazı dolaşımı


Feedback