YOKLAR ADASI SİLİVRİ

 

Pınar Türenç
—————–

‘’Tutsak’’ gazetecilerin kaldığı Silivri’ye bu kaçıncı gidişimiz, belli değil. Saymak da istemiyorum doğrusu.

Sabahın erken saatlerinde L tipi 1 No’lu İnfaz Kurumunda, saç, beden muayenelerini aşıp açık görüş salonuna çıkarken içimizin mengenelerle sıkıştırıldığını hissettik..

Etrafta çoluk çocuk, yakınlarını görebilmek için salonlara koşanlar var. Belli ki açık görüş günü bugün.  Sürekli  görüşme yaptığımız salon değil bu sefer ki, diğerleri dolu çünkü.

Dar uzun salona girdiğimizde, Hikmet Çiçek ayakta bizi bekliyordu.

Gülen yüzüyle, ‘’Hoşgeldiniz.’’ dedi.

Sağlığı şimdilik fena değildi. Çalışıyor, üretiyordu. Yeni yazdığı kitabının örnek kapağını hücreden yukarı çıkarmış, mutluluğunu bizimle paylaşmak istemişti;

‘İşte kitabın kapağı böyle.15 güne kadar  raflarda yer alacak.. Adı Ben Veli Küçük olacak. Yani veli Küçük’ün yaşamını yazdım. Çünkü onu tanımıyorlar. Veli küçük, ölüm üçgeni ve olayların gerçek yüzünü yazdım.’’

SAKIN BANA NİCE YILLARA DEMEYİN

5 Yıl 8 ay olmuştu Silivri’ye gireli. Hücresindeki tutukluluğu bitmek bilmiyordu. Güldü;

‘’Biliyor musunuz, bu ay tutsaklığımın 20. Yılını kutluyorum. Sakın bana nice yıllara demeyin.’’

Sonra birlikte 20 yılın hesabını yaptık. İlk kez 12 Martta içeri girmişti. 14 Yıl yatmıştı toplam…  O zaman 21 yaşındaydı.. Şimdi de  Ergenekonculuktan içerdeydi…  63 yaşındaydı. Çocukluğunu, ilk gençliğini çıkarırsak hesaptan, öylesine az özgür kalabilmişti ki hikmet çiçek. Düşünürken, yazarken, özgürlük peşinde koşarken  yitip giden bir yaşam gibi..

Yanımda oturan basın konseyi yüksek kurul üyelerinden   Hüsamettin Cindoruk, dayanamadı, onu cevapladı:

‘’Bu senin değil devletin ayıbı..’’

İkinci kitabı da yoldaydı. Dr. Nazım’ın hayatını, İttihatçıları kaleme alıyordu.

ŞEMDİN SAKIK GİBİ BİLGİSAYAR İSTİYORLAR…

Zaten Silivri’ye her gidişimizde, tutuklu gazetecilerin her birinin adeta doktora yaparcasına çalıştıklarına tanık oluyorduk. Bu kez de aynı duygularla dinliyorduk onları.

Ne var ki kitaplarını elle yazmaktan dertliler; ’’Bilgisayar hakkımız olmadığı için kitap yazmak çok meşakkatli oluyor.’’ diyordu. Hatta yakında gerekçeli kararlar da açıklandıktan sonra haftada  7 saatlik bilgisayarda yazma haklarını da kaybetmekten ya da saatlerin azaltılmasından korkuyorlardı.

Hikmet Çiçek, yine de umudunu kaybetmek istemiyordu;

‘’Çünkü’’ dedi. ‘’Şemdin Sakık’a bile yıllar önce bilgisayarda yazma hakkını verenler bize de bu hakkı tanırlar umarım.’’

ÖTEKİLER ÜÇ GÜNDE TÜKENDİ…

Dar, uzun, insanın içini karartan salona ikinci getirilen gazeteci Tuncay Özkan’dı. Tuncay da elinde iki kitapla koşarak gelip karşımıza oturdu. başladı anlatmaya;

‘’Çok mutluyum. Silivri’den ilk romanım çıktı. Ötekiler romanım ilk üç günde tükendi. Bu sonuç, çektiğim sıkıntıları bir parça da olsa unuttutuyor. Kitabımı elimde yazmak zorundaydım. çünkü bilgisayar hakkı vermiyorlar. Haftada 7 saatlik izin var. Gerekçeli karardan sonra o da bitecekmiş. Burası bir işkencehane. Gazeteciler, yazarlar için felaket bir durum. Ağırlaştırılmış müebbetle yatıyoruz. Devlet kendince bir ceza veriyor. Uygulamaları ile bu ceza iki katına çıkıyor. Her açıdan burası zulum yeri.  Önce ceza alıyorsunuz, İkinci adımı uygulamaların katladığı ceza. Üçüncüsü de ailelerin çektiği zulüm. 6 Yıldır beni ziyarete gelen herkes bu zulümü çekiyor.’’

 

PETMATİK, TOPUKMATİK…

Hücredeki koşulları sorduğumuzda, gülerek anlattı:

‘’Çamaşır yıkamak için iki sistemden yararlanıyoruz. Biri petmatik, diğeri topukmatik. Petmatik, merdaneli çamaşır makinesı mantığıyla yaratıldı. Pet su şişesini çamaşır kazanı gibi kullanıyoruz.iki elimizin arasında ileri geri çalkalayıp çamaşırları dövüyoruz. Topukmatik ise, leğene çamaşırı koyup ayaklarımızın topuklarıyla dövüyoruz.. ‘’

Çamaşır makinasına  bile neden yasak getirildiğini anlamak imkansızdı.

YILLAR SONRA TOPRAĞA AYAK BASMAK…

Uzun çabalar sonucu yeşile hasretliklerini bir nebze de olsa gideren küçük toprak parçasının da yasaklar listesine girdiğini öğrendik Silivri ziyaretimizde.  Tuncay Özkan yine gülerek anlattı toprak yasağını;

‘’ L 1 ‘deki yönetimin hazırladığı 40 metrekarelik toprak alan, kısa süre önce bize yasaklandı. Bize bir avuç toprak bile çok görüldü. Bir gazetede Sedat Peker’in botanik bahçesi diye haberleştirilince Ankara, soruşturma açmış.. O toprak da yasak şimdi. Zaten 2 kez çıkmıştım oraya. Yıllar sonra ilk kez o toprağa bastığımda ayak tabanım kabardı. Derim algılayamadı toprağı. Unutmuşuz çünkü.  İlk çıktığımızda şaşırmıştık. Gül ve havuç dikmiştik, yeşillenmişti. 23 Eylül 2008’den beri ben hiç yeşil ve toprakla buluşamadım. Yıllar sonra ilk kez toprağa değdikten sonra hücreme dönünce ayaklarımı yıkayamadım. İki gün toprağın kokusunu ve duygusunu hissetmek istedim, yeşile hasretim çünkü. Kaçak nane yetiştirdiğimde soruşturma geçirdim, oysa rehabilitasyon için doğayla buluşturmanın önemini neden kabul etmiyorlar?’’

Tuncay Özkan, şimdi  tutsaklığının 6. yılını yaşamaya başladı. İçeri girdiğinde 42 yaşındaydı, tam 517 gün yapayalnız hücre cezasında yargılanmayı bekledi;

‘’Burası tam bir zulüm adasıdır, başka adalara bakmayın siz. ‘’ derken ,  yeni kitabı Ötekiler’i imzalayarak önüme doğru uzattı. sonra da hücresine götüreceği kendisine ait olanı hepimize imzalattı. Vedalaşıp  aşağılara doğru koştu, gözden kayboldu.

DENİZ YILDIRIM’IN SARI BASIN KARTI HEYECANI

Bir  hükümlü gitmeden diğeri yanımıza çıkarılmadığı için, bir süre beklemek zorundaydık. İçimizin sıkıntısı giderek artıyordu.

10 Dakika içinde yine gardiyanların arasında bu kez karşımıza genç gazeteci Deniz Yıldırım getirildi. O da 5. yılın içindeydi. Yani yirmili yaşlarda  girdiği Silivri zindanında 30’lu yaşlarını sürüyordu. 16 Yıl hüküm giymişti. Aslında tutuklu gazeteciler listesinde adı anılmıyordu ama o gerçekten dışarıda  ve şimdi de içerde gazetecilik yapıyordu. Sadece sarı basın kartı henüz yoktu, bu yüzden de ‘’gazeteci’’ sayılmıyordu tutuklu listelerinde.  2008’den beri sigortalıydı, basın kartı başvurusunu da yapmıştı ama haber peşinde koşarken tutuklanınca  başvurusu bile reddedilmişti.

Yazılarını inatla yazmış, topluca basın yayın müdürlüğüne göndermiş ve süresinin işletilmesini başarmıştı, şimdi çok sevinçliydi.

‘’2014 Ocak ayında sarı basın kartıma sahip olacağım.’’ derken, iki ayın nasıl geçeceğini merak ediyordu.

Şimdi elinde yeni bir kitap çalışması vardı, sürekli yazıyordu. Gazete yazılarının dışında, hazırladığı kitabının adı, ‘’Yargıtay Sürecinde Gazeteci Tanıklar’’ idi. Fehmi Koru, Mehmet Eymür,  Can Dündar gibi tanıkların mahkemedeki ifadeleri ile yazdıklarını karşılaştırıyordu..

‘’Elimde yazdığım için zor oluyor, maalesef bilgisayardan mahrumuz.’’ diye diğerleri gibi dert yanıyordu.

Deniz yıldırım’a  Turhan Özlü’yü de sorduk. ‘’İyi’’ dedi. ‘’Bugün göz ameliyatı oldu. Koridorda size gelirken gördüm, umarım hapishane koşullarında ameliyatlı gözü iyileşir.’’

Ona da “Geçmiş olsun” dileklerimizi ancak  gardiyanlarla gönderebildik..

 

Yoklar Adası Silivri…

Yazı dolaşımı


Feedback